İstanbul’da Yarım Gün

0

Bir iş için İstanbul’a Perşembe akşamı gelmişim, Cumartesi dönüyorum. Koş, koştur, o sabaha kadar İstanbul ancak taksi camlarından. Cumartesi uçağım 15:30’da, biraz vakit var.

Kapısında 5 yıldız, odaları eh işte, iki buçuk yıldız otelimin hiç değilse yeri iyi. Maçka Nişantaşı. Kahvaltıdan sonra çantamı alıp üç dakika yürüyorum, Abdi Ipekçi Caddesi, denizi gören bir “café”. Hoşgeldiniz efendim. Sizde ekspresso var mı? Singıl mı, dabıl mı efendim? Single. İyi de, gelen fincanın dibinde yarım parmak birşey var, İtalya’da bile ristretto daha bonkör. Sigara, manzara. Ve hesap. Çüşşş, 8,5 lira. Fransa’da daha ucuz valla. Neyse, sabah sabah yine terslik yapmayayım, 50 lira uzatıyorum. Paranın üstü deri kaplı bir nesne içinde geliyor. Bir 20’lik, bir 10’luk, iki 5’lik. 5’liklerden biri katlanmış, deri nesnenin köşesine sıkıştırılmış. Bir dakika bakar mısınız? Buyrun. Sizin kasadaki elemanın diplomasi nereden? Efendim? 50 eksi 8,5, her tarafta 41,5 eder; sizin eleman yeni aritmetik icat etmiş, tebrik edecektim de… Uyanık, hemen anlıyor. Kusura bakmayın, bozuğumuz yoktu. Köşeye sıkıştırılmış 5’liği gösterip kendimce “bu ne” anlamında göz kırpıyorum. Biz eskiden “pişmiş kelle” derdik, öyle gülüyor. Hepsini toplayıp çıkıyorum.

Otelden buraya yürüdüm ya, taksi bulacağım. O saatlerde trafik rahat ama pek de taksi yok, ilk gelene fit olunacak. Çok beklemiyorum, beni elimde çantayla gören bir taksi hemen yanaşıyor. Havaalanına lütfen. Şöför ilginç. Ya tamamen kaykılmış, ya da boy biraz kısa. Göz hizası ancak direksiyona varıyor. Yüzü kara mı kara, zenci öncesi… Kafa yapısı şahane, eni boyundan büyük. Boyutlar da fena değil yani, iki musluk taksan lavabo olur cinsinden.

Türkiye’nin havası alınacak ya, taksiciler en iyi termometre ya, susacağıma “işler biraz açıldı mı” ile konuya giriyorum. Bu milletle açılsa n’olcak, açılmasa n’olcak abi! Bunnarın topu nangör. Ulan, bu gadar hezmet getirmişlee, hâlâ gimseye yaranamıyoolaa. Göprüyse göprü, metroysa metro! O-oo, dolusuna çatmışız, adam direkt damardan giriyor. Ne o, sen trafikten hiç çekmiyorsun herhalde? Bah abi, her velete, her bayana bir araba verirsen başka ne beklecen ki! Sen buraya aaşamüstü gel, tüm arabalarda velet veya bayanlar. Bir de şigayet eder bu nangörlee!.. Peki sen memnun musun hayatından? Beni n’apcan abi, adamlar çalışıı, bunnar nangör! Haydaa! Oralarda buralarda bombalar, ne diyorsun? Sen sööle abi, bombaları bunnar mı patlatıyor? İsrail’in işi bunnar. Allaan izni ile hepsinin canına ogucaaz. Güzeeel. Peki, diyorum, senin adamın çocuklarının ikisi de askerlik bile yapmamış, nasıl oluyor? Ses yok. Sana üç çocuk, bana üç çocuk, kendi çocuklarında hesap aynı değil galiba. Senin benim çocuklar İmam Hatip’e, onunkiler hep Amerika’ya! Dikiz aynasından biraz ters bakıyor galiba.

Senin sülalen kaç kişi? Gelip bizden gelin mi alacaksın tipinde bir bakış daha. 100 vardir diyor. Bak, bebeler, dedeler dahil, senin sülalenin tamamına ayda 1.000 dolar maaş bağlansa ayda 100.000 dolar eder, iyi para değil mi? Gülümsüyor mu, diş arasına kaçmış birşeyi mi çıkartmaya çalışıyor, pek anlayamıyorum. Haydi yılda bir milyon dolar diyelim. Senin sülalenin bin yil çalışsa kazanamayacağı parayı bu adam götürdü. Ufff, lavabo geri dönüp musluklar bana bakıyor. Beyim, öbürleri daha iyi mi yapcah? Haa, “abi” bitti, “beyim”e geçtik, iş ciddiye biniyor. Anlatamadım galiba. Senin sülalen on asır çalışsa, cümleyi bitiremiyorum. Bah beyim, tersime gitme, zaten şeytan çeh arabayı yana, bırah bu müşteriyi diyoo. Fena da olmaz yani, yolu yarıladık nasıl olsa, ucuza gitmiş olurum diyorum. Gerisini de getireceğim ama cep telefonum çalıyor, Cuma toplantısındaki fransız. Bonjour falan filan ama doğal olarak Fransızca. Kapatıyorum. Şöför için için kaynıyor. Yaa annamıştım zaten, size ne diyorlar, bonşer mi öyle birşey işte. Bonşer değil, mahşer. Lavabo direksiyona gömülüyor, havaalanına kadar sessiz bir şekilde gidiyoruz.

Trafik rahat, biraz erken gelmişiz. Fırsat bu fırsat, gidip bari saç kestireyim. Kuaförün adi “Paris’li Cemil”. Aslı Sinop’lu Mustafa’ymış! Ankara’da başlamış, şimdi 10-15 yeri varmış. Bu Paris’li Cemil adını ücretleri Paris seviyesine çektiği için mi koymuş? Çocuk gülüyor. 70 lira efendim, İstanbul’da bizden daha pahalıları da var. Peki onlar da hep sizin gibi umumi tuvalet girişinde mi hizmet sunuyor?

Traş fena değil, ama hâlâ HSBC lounge’a (öyle deniyormuş) uğrayıp Can Dündar’ın Tutuklandık’ını okuyacak vakit var. Deskdeki kıza (artik desk deniliyormuş, onu da öğrendim) kartımı uzatıyorum. Welcome Mister Cey-kar-oglu, a-aa, Çakıroğlu. Siz türk müsünüz?

Uzatmayayım. İstanbul’lu dostlar, şikayetlere son verin biraz. Hayat dolu yahu orası, yarım günde bunları dünyanın hiçbir yerinde yaşayamazsınız. Oturup tadını çıkartın.

 

İbrahim Çakıroğlu

 

yorum

Yorumlar kapalı.