Darbeli Bir Ömür!

0

1950’li yılların sonlarında radyodan dinlediğim Vatan Cephesi haberleri, Üniversite olayları, Menderes’in meydan okumaları ve Turan Emeksiz’ in vefatının ardından gelen Türkeş’in sesi ile uyandığımız 27 Mayıs 1960 sabahında ülke siyasetinin tanığı olmaya başladım. Sokağa çıkma yasağı çerçevesinde mahallemizdeki silahlı asker nöbetçiler, radyodan yayınlanan Yassıada Duruşmaları ve Eylül 1961’de Menderes’in idam görüntüleri, emekli edilen binlerce subay, sürülen 14’ler, Üniversite kıyımları çocuk hafızamdan silinmeyen acı izlerdi.

Daha sonra; 21 Şubat 1962 ve 22 Mayıs 1963’ de Talat Aydemir’in Başbakan İnönü ve Komuta kademesinin dirayeti sayesinde önlenen başarısız darbe girişimlerine, yüzlerce subay ve askeri öğrencinin ihraç ve emekli edilmesine yol açan günleri yaşadık.

1967’ de girdiğimiz Deniz Lisesi yıllarımızda ise; toplumu, öğretmen, öğrenci, işçi, polis, asker içinde sağ-sol diye ayrıştıran siyaset virüsü burnunu içimize de sokmaya başlamış, Deniz Harp Okulu’nda olduğumuz 12 Mart 1971 Muhtırası ile de, 50 civarındaki Subay ve öğrenci arkadaşımız, tabur önünde isimleri okunarak hangi suçlama ve nedenle olduğunu bilemeden meslekten ve okuldan gözyaşlarımızın eşliğinde uzaklaştırılmışlar, sorgulanmışlar, acı çekmişlerdi. Sivil tarafta yaşanan ölümler, idamlar konunun acı ve derin olan diğer boyutunu oluşturmuştu.

Müteakip yıllarda; siyasal bölünmenin derinliği ve çapı artmış, soygunlar, cinayetler, suikastlarla dolu sıkıntılı yıllar, silahlandırılan gençlik, kaynayan üniversiteler, grev hakkını sömüren sendikalar güdümündeki işçiler, cenazede bile el sıkışmayan siyasilerle 12 Eylül 1980 Darbesine gelinmişti.
Deniz Harp Akademisi’nde öğrenime başladığımız günlere denk gelen darbeyi, Akademi Komutanı’nın tebliği ile gece yarısı öğrenmiştik. Ondan sonra yine tutuklamalar, yargılamalar, ihraçlar, idamların birbirini kovaladığı sancılı bir dönem yaşanmıştı.

28 Şubat 1993 sürecinde Deniz Kuvvetleri Muhabere Plan Şube Müdürü idim. MGK’da Oramiral Güven Erkaya’nın irtica uyarıları, Hükümet değişikliği ve ihraçlar gündem konularıydı.

2006 yılındaki Danıştay saldırısı ile başlayan, Emperyalizmin bölgedeki çıkarlarına hizmeti değil, ülkesini düşünen yurtsever Türk aydınına ve askerine karşı düzmece Ergenekon ve 2010 yılındaki Balyoz, Poyrazköy, Casusluk, Fuhuş gibi bir yığın iftira davaları ile tasfiye ve zulüm dönemi başladı.

Arkadaşlarımı cezaevlerinde ziyaret, Ulusal Kanal’da katıldığım programlar, Beşiktaş Meydanı ve Adliyesi önünde yaptığım konuşmalar, gazete, dergi ve internette yayınlanan uyarıcı yazılarım nedeniyle sonunda bize de geldiler! 18 Nisan’da eşimle Foça’ya intikal etmiştim. 19 Nisan 2012 sabahı İstanbul Ayazağa’daki evimin arandığı haberi ile uyandırıldım. İşe giderken döndürülen oğlumun nezaretinde “28 Şubat 2 nci dalga” kapsamında tüm evim arandı. Emniyet’e, Foça’da olduğumu, ertesi sabah gelip ifade vereceğimi bildirdim. Buna rağmen tetikçi kanallar evimi göstererek “Reşit Çağın kaçtı”, “Reşit Çağın Foça’da yakalandı” gibi yalan haberleri tekrarladılar.
20 Nisan sabahı Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gittim. Avukatımı sordular. “Benim avukata ihtiyacım ve avukatlık bir suçum yok. Neyle suçlanıyorsam savunmamı kendim yaparım” dedim. Yine de yasa gereği Baro’ dan bir avukat talep ettiler. Bir iftira mektubuna dayandırılan soruşturmadan tutuksuz yargılanmak üzere üç kişi serbest bırakıldık. Sonraki süreçte , iddianamede dahi yer almadık. Savcı, darbeler hakkındaki düşüncemi sorduğunda:

“Darbelerin ülkeye hiçbir yararı yoktur. En büyük zararı da TSK görmüştür. Ancak, siz darbeleri sorgulayacaksanız, önce dönüp siyasilere bakınız. Ayrıca, bugün siz güçlüsünüz bizi sorguluyorsunuz. Yarın, güç başkalarının eline geçecek, onlar da sizi sorgulayacaklar. Yazık değil mi? Biz enerjimizi birbirimizle uğraşarak mı harcayacağız? Demiştim.

Nihayet, 15 Temmuz’da acemice ya da acele olduğu izlenimi veren bir darbe girişimi ile daha karşılaştık. Nedenlerini, arkasındaki güçleri, amacını zaman içinde öğrenebileceğiz.

Bildiğimiz; Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı olan ABD-İsrail güdümündeki iki güruhun, önce anlaşıp TSK’ nın canına okuduğu, sonra hırsızlık ve iktidar paylaşımında çatışıp sonunda yine askere büyük zarar verdiğidir. Polis, yargı ve sokağa dökülen şeriatçılar bu ihanet senaryosunun acı sosu olmuştur!

“Dava” adı altında ihanet çemberi ile kuşatılmış ve kuruluş ilkelerinden uzaklaştırılmış olan Türkiye Cumhuriyeti, kötülerin savaş arenası halinde yaşam savaşı vermekte,
“Demokrasi” kamuflajlı şeriat baltasının sapında “Emperyalizm” yazmaktadır!

Başına çuval geçirilmesinden, başının kesilmesine varan düşmanlık ve hainliklerin hedefi olan askerimizin düşürüldüğü durum, eski bir mensubu olarak yüreğimizi dağlamaktadır.

Cehaletten beslenen siyasetin ihanete varan kirli niyet ve uygulamalarından kaynaklanan çıkmazlarda tekrarlanan darbelerle dolu bir tarih sürecinin tanığı olmak, ömrümüzün en hazin yazgısıdır. Huzur bulamadan da bu dünyadan göçeceğimiz anlaşılıyor!

 

Reşit Çağın, 16 Temmuz 2016

 

yorum

Yorumlar kapalı.