1 Atatürk: ‘Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir’

Atatürk: ‘Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir’

0

Resim: Namık Kemal (1840 – 1888); Ali Rıza Efendi (1839 – 1888); Ziya Gökalp (1876 – 1924); Atatürk (1881 – 1938)


1 – Önemli olan fikirlerdir, etnik köken değil

Türkiye Toplumsal Formasyonu‘nun bilim, sanat, felsefe ve siyaset gibi bir çok ‘üst yapı’ kurumunda kalıcı izler bırakmış bir tarihi simadır Ziya Gökalp.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır’ şeklindeki ifadesi;  Gökalp’ın, Cumhuriyet rejiminin kurucu babaları (founding fathers) nezdinde ifade ettiği mana, ehemmiyet ve ağırlığı net bir şekilde yansıtmaktadır.

Türk milliyetçiliğinin fikri, siyasi ve ideolojik babası olarak kabul edilen Ziya Gökalp üzerinden yapılan ‘teorik’ ve ‘akademik‘ hesaplaşmaların bazılarının faillerinin; mezkûr tartışma sürecinin bir evresinde, meseleyi mutlak surette onun ‘etnik kökeni ve milli aidiyeti’ realitesine bağlamaya çalışması, dikkatlerden kaçmayan bir husus olarak süslemektedir entelektüel dünyamızın afakını. Üstelik de, bunun 110 yılı aşkın bir zamandır yapılıyor oluşu, bu topraklardaki ilmi ve fikri tartışma pratiklerinin sıhhati, verimliliği ve derinliği hakkında (ne yazık ki, pek de olumlu ve matah olmayan) bazı ipuçlarını ima ediyor olsa gerektir. Alabildiğine nesnel olması gereken akademik-ilmi tartışma süreçlerinde kendisine asla yer bulmaması gereken ‘argumentum ad hominem’ indirgemeciliği (söylenene değil, söylene bakarak hüküm yürütülmesi) bahse konu olumsuz fikri mücadele metotlarının en revaçta olanlarındandır (argumentum ad hominem için bknz. http://tr.wikipedia.org/wiki/Ad_hominem)(1).

Gökalp’in etnik kökenine değil, fikriyatına eğilmenin doğru olduğuna inandığımızdan, bu bahsi fazlaca uzatmayacak ve, ona dair Türk ve Kürt entelijansiyasında oluşmuş olan iki tarihsel algıyı; Kürt Milliyetçilerinin onu, milli kimliğini kaybetmiş, asimile olmuş bir Kürt olarak; Türk milliyetçilerinin ise, yapılan Kürt isnadıyla, etnik kökeni hakkında şüpheler uyandırılmaya çalışılarak bir karakter lincine tabi tutulduğunu savunup, onu, kelimenin gerçek manasıyla ‘su katılmadık bir Türk’ olarak tanımladıklarını paylaşmakla yetineceğiz.


2 – Adeta aksiyon filmi gibiydi Gökalp’ın hayatı

Abdullah Cevdet2

Abdullah Cevdet (1869-1932)

Daha çocuk yaştayken, ‘Fransız İhtilâl-i Kebiri‘nin insanlığa mirası olan, milliyetçi ve hürriyetçi görüşlerle tanışan Mehmet Ziya Gökalp (23 Mart 1876, Diyarbakır – 25 Ekim 1924, İstanbul), bunları içselleştirmeyi ve sosyal pratiklerinde rehber kılmayı bilmiştir. 1892’de, Diyarbakır’da lise son sınıfta ‘Padişahım Çok Yaşa!’ yerine ‘Milletim Çok Yaşa!’ şeklinde bağırması bu içselleştirmenin bir tezahürüdür.

Kentte çıkan kolera salgını üzerine Diyarbakır’a gelen Dr. Abdullah Cevdet ile tanışması Gökalp’ın fikirlerinin olgunlaşmasında çok etkili olmuştur. Gerek Abdullah Cevdet’ten ve gerekse de lise hocası Dr. Yorgi Efendi’den aldığı felsefe derslerinin içeriği, ailesinden aldığı geleneksel dini eğitimle taban tabana zıt olunca, genç Mehmet Ziya bunalıma düşmüş ve 1893’de, 18 yaşında iken, kafasına kurşun sıkmak suretiyle intihara teşebbüs etmişti.

İntihar teşebbüsünün hemen sonrasında, Mehmet Ziya‘nın yaşadıklarına dair iki farklı senaryo dolaşıma girmiştir. Bazı tarihi kayıtlara göre kurşun, Dr. Abdullah Cevdet tarafından, morfinsiz ve çok zahmetli bir operasyon neticesinde, çıkarılmış (ilk senaryo); diğer bazı tarihi vesikalara göreyse, Gökalp bu kurşunu ölene değin kafatasında taşımıştır (ikinci senaryo)(2).

3 – İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Ziya Gökalp, fikri manada birbirlerini beslediler

Cemal Enver Talat Pasalar2

İttihat ve Terakki’nin saç ayağı: Cemal, Enver ve Talat Paşalar

1896’da parasız olan Baytar Mektebinde okumak için İstanbul’a giden Gökalp, İttihad ve Terakki Cemiyetine katıldığı için 1898’de tutuklanarak 1 yıl cezaevinde yatmıştır. 2. Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki Kongresine Diyarbekir delegesi seçilmiş ve bu derneği şehrinde kurmuştur. İttihat ve Terakki derneğinin Selânik şubesinde çalışırken, 1911’de yayınladığı ‘Altun Destanı’nda, dünyadaki bütün Türkleri birleştiren güçlü bir Türk devleti kurulması temasını işlemiştir.

1912’de İttihad ve Terakki’nin merkezinin Selânik’ten İstanbul’a taşınmasıyla Payitaht’a gelen Gökalp, 1912’de Diyar-ı Bekir mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a seçilmiştir. 1913 ve 1914 yıllarında, dönemin en kudretli kişilerince kendisine yapılan Maarif Nazırı (Milli Eğitim Bakanı) olma önerisini 2 kez reddetmiş, 1915’de ise İstanbul Darülfünunu’nda Türkiye’nin ilk içtimaiyat müderrisi (sosyoloji profesörü) olarak, sosyal bilimlerin akademik alemimizde, ve eğitim müfredatımızda yer edinmesine öncülük etmiştir. Listesinden mebus seçildiği İttihat ve Terakki kurmaylığının, Maarif Nazırı olması teklifini ısrarla reddetmesi, Gökalp‘in, söz konusu siyasal teşekkülle arasında cereyan eden karşılıklı (ideolojik, fikri ve siyasi) etkilenme ve beslenmeyi olumsuz etkileyen bir husus olmamıştır.

 

4 – Türkleşmek, İslâmlaşmak, muasırlaşmak: Gökalp’in, Osmanlı’nın çöküşünü önleme gayreti

Ziya Gokalp

Türk Ocağı’nın kurucularından olan Mehmet Gökalp, bu derneğin yayın organı olan Türk Yurdu başta olmak üzere, dönemin bütün kayda değer fikir ve sanat dergilerinde, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasını ve dağılmasını önleyebilecek formül olarak gördüğü ‘Türkleşmek – İslâmlaşmak – Muasırlaşmak’ temalarını; fikri, ideolojik, estetik, sosyolojik, siyasi veçheleriyle ve ustalıkla işlemiştir.

Buna göre, Osmanlı İmparatorluğunun çözülme, dağılma ve yok olma süreci; kültür ve harsta Türk’ün örfüne, âdedine ve geleneğine; ahlâk ve dinde İslâm’ın temsil ettiği iman, itikat ve akideler bütününe; pozitif ilimler ve teknoloji alanında ise asrının en ilerisi olan Batı Medeniyet dairesine yaslanmakla durdurulabilecektir. Böylece oluşturulacak olan yeni milli kimlik sentezi, Türkleri, dünya milletler camiasında hak ettiği şerefli mevkiye taşımaya muktedir olacaktır.

5 – Ziya Gökalp, en büyük yenilgisini Ali Emiri Efendi karşısında yaşamıştır

Ali Amiri Efendi

Ali Emiri Efendi

Ziya Gökalp’ın Türkiye Toplumsal Formasyonunun kültürel boyutuna yaptığı katkılarla ilgili  bir bahiste, onun; bu topraklarda yetişmiş en büyük bibliyofil, kütüphaneci, arşivci ve koleksiyonerlerin başında gelen Ali Emiri Efendi ile birlikte baş rolünde oldukları bir hadiseye değinmeden geçmek yakışık almaz doğrusu.
Türk dili, medeniyeti, harsı ve kültürüyle ilgili en temel ve en önemli kaynaklardan olan ve asırlardan beri de kendisine rastlanılamayan Kaşarlı Mahmud’un ‘Divan-ı Lügat-ı Türk’ isimli anıtsal sözlüğünü, 1910‘da, büyük ölçüde şans eseri olan bir yolla, sahaflarda bulan Ali Emiri Efendi, onu, İttihad-ı Terakki (o dönemin Osmanlı Devleti olarak da okunabilir) adına satın almak için her yolu deneyen (evvel emirde de zaten yıldızının barışık olmadığı ve hiç geçinemediği) Ziya Gökalp’ı reddetmişti. Ali Emiri‘nin, dönemin çok güçlü simalarından birisine reva gördüğü bu ağır muamele, o günün sosyo-politik ikliminin, alimlerin kaprislerini nasıl da tölere ettiğini göstermesi bakımından, tipik ve enteresan bir vakıadır.

Ziya Gökalp, sonradan, bu başarısızlığının kendisi için üzüntü kaynağı olduğuna vurgu yapmıştır (Ayrıntılı bilgi için bknz. http://ziyaversencan.blogspot.com/2013/10/ali-emiri-efendi-divan-lugat-turku.html)

6 – Ziya Gökalp Hasan Ali Yücel’in önünü açtı

ergenekon-turancilik

‘Kürşat ve Bozkurt’ kompozisyonu,
Ülkücü – Turancı ikonografinin en
önemli leitmotiflerindendir.

1919’da, İttihat ve Terakki’nin diğer lider kadrosu gibi tutuklanarak önce Bekirağa Bölüğüne, ardından da Malta’ya yollanan Türkçülüğün kurucu babası, 2 yıllık Malta sürgününden sonra döndüğü şehri Diyarbekir’den Atatürk tarafından mebus seçtirilmiştir.

Maarif Vekâleti bünyesindeki Telif ve Tercüme Heyetinin başkanlığına seçilmesiyle birlikte bu alanda çok önemli bir sıçrama yaşanmıştır. Gökalp, dünya klasiklerinin Türkçeye kazandırılması için hummalı bir faaliyete girişmiş, yıllar sonra Hasan Ali Yücel tarafından gerçekleştirilecek olan büyük çeviri hamlesinin plânlarını hazırlamış, tohumlarını atmıştır.

25 Ekim 1925’te bu dünyaya gözlerini kapayan Ziya Gökalp, Sultanahmet’teki 2. Mahmut Türbesinin haziresine gömülmüştür.

7 – Liberalizme & sosyalizme karşı solidarist, korporatist 1 Türk milliyetçisi

Gökalp, çağının 2 popüler ideolojisine de, hem Prens Sabahattin’in başını çektiği adem-i merkeziyetçi liberalizme ve hem de Dr. Şefik Hüsnü’nün önderlerinden olduğu sosyalizme aynı derecede düşmandı. Ona göre bu akımlar, Türk milletinin harsına, töresine, örfüne ve fıtratına tersti.

atsiz

Türkçülüğün – Turancılığın önemli simalarından Hüseyin
Nihal Atsız (1905 – 1975) da Ziya Gökalp’ten etkilenmişti.

Ziya Gökalp’ın kendisi totaliter bir zihniyete sahip olmasa da; savunucusu ve kanaat önderlerinden olduğu solidarist (toplumsal dayanışmacı) ve korporatist (mesleki dayanışmacı) zihniyetler; sınıf ayrımını, sömürüyü ve sınıf mücadelesini inkâr eden; mesleki toplulukları temel sosyal birim ve bunlar arasındaki işbirlikçi ve dayanışmacı ilişkileri de örnek rol model olarak gören anlayışlar olmaları hasebiyle, 1.inci Dünya Savaşı sonrasındaki totaliter sistemlerin fikri arka plânı oluşturmuşlardır.

Bu zihniyetler, ilerleyen yıllarda İtalya’da faşizm, İspanya’da Falanjizm, Portekiz’de Estado Novo, ve Almanya’da da Nazizm isimleri altına örgütlenerek iktidara gelecektir. Bu tarihsel süreklilik, Ziya Gökalp’in, haksız ve anakronik bir biçimde, totaliterlikle ve faşistlikle suçlanmasının maddi zeminini teşkil etmiştir.

8 – Turancılığın amentüsünü yazdı

turkelia

Türk Milliyetçilerinin Kızıl Elması: Turan Birleşik Türk devletleri

Kendisinden önce çeşitli kanaat önderlerince temelleri atılan Türkçü görüşleri sistematize etmek; bütüncül ve tutarlı bir mimari kazandırarak onları Osmanlı İmparatorluğu‘nun ‘ideolojik – siyasal’ rekabet arenasına çıkabilecek hale getirmek; yanı sıra, bahse konu siyasal duruşu manifestovari metinlerde kristalize ederek gelecek kuşaklara bırakmak işini gerçekleştiren Ziya Gökalp’tır.

Dili sadeleştiren, Divan Edebiyatının karşısına Halk Edebiyatından beslenen Milli Edebiyatı çıkaran Gökalp, Anadolucuk (Türkiye Türkçülüğü) ile başladığı fikri seyahatinde, Oğuzculuk merhalesinden geçerek Turancılığa varmıştır. Gökalp’in aynı zamanda siyasal ve ideolojik vasiyeti sayılan Turan şiirinin son 2 dizesi (final beyti), hayata gözleri yumduğu sıradaki fikri dünyasının, ve, ideolojik halitasının da adeta bir özeti gibidir:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne de Türkistan 
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan

 

9 – Ziya Gökalp’in fikriyatı dolaşmaya devam ediyor ufuklarımızda

Diğer bazı küresel, bölgesel ve yerel dinamikler, antiteler, aktörler ve süreçlerin yanı sıra; Nihal Atsız’ın (1905 – 1975) vefatının da etkisiyle birlikte, Türklerin pre-islâmik ve pro-türkçü inanç, kültür ve ideolojilerinin sosyo-politik karşılığı da Türkiye Toplumsal Formasyonundan büyük ölçüde silinmiş oluyordu.

evren turkes

Ziya Gökalp Alparslan Türkeş’in de, Kenan Evren’in de
fikir mimarlarındandı.

1970’lerde MHP Genel İdare Kurulu üyesi olan Nakşibendi şeyhi Seyyid Ahmet Arvasi’nin formüle ettiği ‘Türk – İslâm Ülküsü’ tezinin Alparslan Türkeş (1917 – 1997) önderliğinde partiye hakim kılınması, aslında; Ziya Gökalp’in kabaca 100 yıl önce (1918’de) teorize ederek paylaştığı ‘Türkleşmek – İslâmlaşmak – Muasırlaşmak’ tezinin güncellenmiş bir versiyonunun; Türkiye Toplumsal Formasyonunun politik tercihleri, toplumsal şuuraltı, ve, sosyal tasavvurunda çok güçlü ve kalıcı bir şekilde yer edinmesine yol açacak olan ideolojik ve politik bir hamleydi.

Bu durum, kusursuz ifadesiyle mükemmel kristalizasyonunu 12 Eylül 1980 darbesini yapan Kenan Evren‘in ‘şayet teslim olmasaydı, vurulacaktı‘ dediği Türkeş‘le, hemen her önemli ve stratejik konuda aynı fikri, siyasi ve ideolojik koordinatlarda buluşmasında, ve; Türk milliyetçiliğinin önemli kadrolarından Agâh Oktay Güner’in ‘Fikri iktidarda kendi zindanda bir kadroyuz’ sözü ile, Türkeş‘in Evren’e yazdığı mektupta vurgu yaptığı ‘12 Eylül’den bu yana vaki beyanlarınız, bizim de yıllardır savunmaya çalıştığımız düşüncelerin değişik bir üslupla teyidi niteliğindeydi’ deyişinde bulmuştur(bknz. http://rusencakir.com/MHP-GERCEGI-7-Artik-Ocaklar-Tutuyor/2277).

 

10 – Sadece sağı değil, solu da etkiledi

Siyaset dünyamızın ve ideolojik iklimimizin kurucu babalarının en önemlilerinden olan Gökalp’ın ölümünün 90.ıncı yılında, onun fikri-ideolojik-siyasi mirasını ve tesirini tarihsel bir perspektif içerisinde konumlandırmaya çalışan bu mütevazi analizi, güncel siyasete dair olan bir analoji ile tamamlamaya çalışalım.

Sanıldığının aksine, Ziya Gökalp, 2014 Türkiye’sinin (Kasım ayının arefesinde olduğumuza göre, aslında 2015 demek daha mı doğru olurdu acaba?) politik topoğrafyası – ideolojik haritası – zihniyet halitasında, sadece Türk milliyetçilerinin değil; ulusalcıların, ulusolcuların, İslâmcıların, bütün tandanslarıyla merkez solun ve merkez sağın ve hatta kısmen Kürt siyasetinin de tahayyül ve tasavvur alemini ve bunun üzerinde yükselen sosyal ve siyasal pratiklerini şu ve ya bu oranda etkilemeye (bazı hallerde de domine) etmeye devam etmektedir.

Bir diğer deyişle, Recep Tayyip Erdoğan‘dan Kemal Kılıçdaroğlu’na, Devlet Bahçeli‘den Fethullah Gülen’e, Selahattin Demirtaş‘tan Doğu Perinçek‘e, Osman Pamukoğlu’ndan Mustafa Kamalak‘a kadar, Türkiye Toplumsal Formasyonunun neredeyse bütün farklı kesimlerini temsile ve kucaklamaya ehil, mümeyyiz ve mümessil olan siyasi önderlikler; Türkiye, bölge ve dünya hakkında bir ideolojik-fikri-politik duruş sergilediklerinde, halâ, ‘tevellütleri‘ bir asra mütecaviz olan ‘Gökalpyen’ tezlerle, ya da, bunların anti-tezleriyle konuşmak durumunda kalıyorlarsa; ‘Ziya Gökalp’in ruhu terk etmedi bu toprakları!’ demenin bir aşırı yorum değil; verili aktüel hali kuşatan bir tespit olduğu söylenebilir(3).

 

dipnotlar:

(1): İndirgemecilik problematiğine eleştirel yaklaşan bir metin için bknz. http://ziyaversencan.blogspot.com.tr/2014/09/indirgemecilikin-sonu-yukseltgemecilik.html
(2): Ziya Gökalp’ın, o kurşunu, 30 yıl boyunca kafasında taşıyıp taşımadığına dair olan tartışma büyük ölçüde spekülatiftir. Bu temelde yürütülen müzakerenin ateşine odun atmaktansa; Türkçülük bayraktarlığına soyunmasının Kürt çevreleriyle İslâmcılarda neden olduğu ideolojik ve itikadi reaksiyonların, ve; Abdullah Cevdet’ten tevarüs eden materyalist dünya görüşünün, İslâmcı kabulleriyle çatışmasının yarattığı manevi ve fikri basıncın yanında; o kurşunu, delikanlılık çağından ölene değin taşımış olmasının yol açabileceği muhtemel fizyolojik sıkıntının pek küçük ve önemsiz kalmış olması gerektiğini iddia etmeyi; bu suretle de, yine büyük ölçüde spekülatif olan, ancak, ilkine göre daha zarif ve zekice görünen bir mecrada kanat takıp uçmayı tercih ederim doğrusu.
(3): ‘Ziya Gökalp’e ait’ karşılığında teklif ettiğim; ancak, önerdikten hemen sonra, ‘Gökalpgil’ deseydim, acaba daha mı doğru olurdu?‘ diye beni düşündürtmüş; ve, nihayetinde de, iki kavramı da paylaşarak işin içinden çıkabileceğime karar verdiğim kavramsallaştırma teşebbüsünün iki meyvesinden birisi.

 

Ziyaver Şencan, 27 Ekim 2014

 

yorum

Yorumlar kapalı.