Süleyman Demirel

0

Cumhuriyet, Kimsesizlerin Kimsesidir.

Süleyman Demirel öldü…

Sabahın erken saatlerinde ölüm haberini duyduğumda, doğrusu çok üzüldüm…

Ne olursa olsun, o Türk Siyaset Tarihi’nin koca bir çınarıydı.

“Baba” lakabını takmıştı ona halk…

Ve baba giyimi kuşamı, nükteleri; uzun soluklu siyaseti, demokrasi mücadelesi, barajlar krallığı, İslamköy’de iken onun için kullanılan “Sülü” lakabıylala hep halkın ilgisini çekti.

Fötr şapkası ve kara güneş gözlükleri nasıl unutulabilir ki?

Kuşkusuz siyaseten eleştirileceği çok yanları vardı:

Örneğin, yeğenlerinden Yahya Demirel’in yolsuzlukları gündeme geldiğinde; “25 yaşındaki çocukla uğraşıyorlar” demişti.

Ya da İlksan yolsuzluğunda, yolsuzluk yapanlara usulsüz kredi verilmesiyle ilgili olarak; “Verdimse ben verdim, ne olacak?” diye açıklama yapmıştı…

Elbet her siyasetçinin kendi yaşamında onu sonradan eleştirebileceğimiz pek çok yön bulabiliriz.

Örneğin Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamları için mecliste görüşmeler yapılırken, bu idamları savunanlardan biri de odur.

İsmet Paşa gibi bir siyaset devi, devirden devire etkisi sürmüş bir büyük tarihsel kişilik “siyaseten idamı” reddeder ve bunun savaşımını verirken, Demirel ve yakın arkadaşları bu idamları savunmuşlardı.

Kendisini bir kaç kez, konferanslarında dinledim…

Birinde, bir beyanatı çıkmış ve “Saidi Nursi’nin laikliğe aykırı tek bir yönünü gösterenin Alnını karışlarım” demişti. Aradan bir kaç gün geçmiş bu kez de, “Türkiye bir İslam Devleti olarak kuruldu” gibi bir açıklama getirmişti, yersiz yere…

Çıkıp, bu yorumlarını anımsatmış ve bunda samimi olup olmadığını sormuştum.

Öylesine zeki, kıvrak, soruyu anlamsız kılacak bir yanıtlar vermişti ki o zaman anlamıştım ne denli zeki bir adam olduğunu.

Sonra Cüneyt Arcayürek’in 10 ciltlik anılarında tanıdım onu…

Ne çok etkilemişti beni o kitaplar?

Sonra bir fotoğrafını daha anımsıyorum:

12 Eylül sonrası, siyasi yasaklar hala devam ediyordu.

Cumhuriyet gazetesi onun bir resmini koymuş. Araba üzerinde ve karşıda yalçın kayalıklar, dağlar.

Manşet şuydu:
Demirel: “Dağlara Taşlara Korku Sinmiş!”…

Ondan söz etmek isteyen gazeteciler onun adını vermiyorlar köşelerinde ve k endisinden “Bir Bilen” diye söz ediyorlardı. Bir lakabı da “Beyefendi” idi.

Daha başka şeyleri de koyabiliriz onun hanelerine…

Ancak, öteki yanına baktığımız zaman, Türkiye sevdalısı bir kişilikle de karşılaşırız.

Köylere elektrik götürmek, köyü suya kavuşturmak; ülkenin sanayileşmesi çabalarında onun hizmetlerini nasıl yadsıyabiliriz?

Her şeye karşın, sonradan olup biten görgüsüzce siyaset kültürüne ve milletin iligini kemiğini sömürürcesine vurgunu kendinde hak gören çamur siyasetçi tipine baktığımız zaman, kuşkusuz onun hanesine olumlu yazılacak çok şey var.

Ama şunu söylemek durumundayım:

O, cumhuriyetin gerçekte ne büyük toplumsal bir devrim olduğunu da ortaya koyan özgün bir örneğin öznesi durumundadır.

Cumhuriyet, gerçekten de kimsesizlerin kimsesiymiş, bize bunu tanıttı.

Nasıl mı?

İslamköyü’nde, orta halli bir köylü aileden çık; tozun toprağın içinde bir çocukluk dönemi yaşa; yer sofralarından kalk, oku, mühendis ol; ülkeyi suya, aşa, ışığa ve ayakkabıya kavuşturacağım diye bir sevdanın peşine düş; iki kez ihtilal girişimini göğüsle, hapisler yat; sonra başbakanlık, ardından cumhurbaşkanlığına kadar çık…

Ey Osmanlı Devleti’ni anlamak yerine, körü körüne “Osmanlı” havarisi kesilip, cumhuriyeti görmezden gelen şaşkalozlar; görüyor musunuz devrimi ve onun gücünü? Bu da mı bir şey demiyor, o kalın kafanıza?

Benim çocukluk dönemimin en güçlü siyasal lideriydi Süleyman Demirel…

45 lik plaklarda, onu tiye alan propaganda müzikleri tırmalardı kulaklarımızı:

Vah benim adım Süleyman,
Var mı benim gibi pehlivan…
Bugün atamadım amma,
Yarın mutlak bir gol atacam…

Güya Süleyman Demirel bunu söylediğinde, birlikte düet yaptığı Erbakan devreye girerdi:

Ah Süleyman Süleyman,
Ne zaman akıllanacak, senin o cici kafan;
Verdiğim topu gol yapsaydın,
Olmazdın asla pişman…

Bu şarkıyı söyleyen sesin sahibi, Rıza Pekuysal’dı…

Okul sıralarında teneffüslerinde onun, Necmettin Erbakan’ın, Bülent Ecevit’in taklitlerini yapardık…

Bir dönem, gişe rekorları kırmış bir oyun:

“Süleyman’a Söylerim Bak!”

Hiç duymazdık, Demirel kendisini eleştiren şu sanatçıyı mahkemeye vermiş, hesap soracakmış diye…

Benim çocukluk dönemimde Süleyman Demirel adı geçtiğinde, çocuk kafamla onun elinin demirden olduğunu düşünürdüm. Eli demir olan bir adamın, duvarda durup, bangır bangır bağıran radyomuzdan sözleri taşardı evimizin içine…

Deniz Gezmiş diye birinden söz ederlerdi.

Kimdi, neydi?

Denizde mi geziyormuş bu adam diye küçük dünyamda düşler kurar, denizde nasıl gezilebileceğini anlamaya çalışırdım…

Anamın babası, Felek Dedem, koyu Demirelciydi…

Demirel adı geçtiğinde, keyifle güler;
“Büyük adam bu Demirel” diye mırıldanırdı… Dedeme göre Ecevit zorluğun ve kıtlığın, Demirel ise bolluk ve bereketin adamlarıydı.

Şimdi artık, Demirel de tarih oldu…

Ve tarih, kimleri çekip aldı bağrına…

Demek ki her şey boşmuş…

Baki kalan kubbede, gerçekten de hoş bir seda imiş…

Siyasi çalkantılar içinde, kendi iktidar hırsları içinde milleti küçük görmeye, onun iradesine ipotek koymaya, milleti soyup soğana çevirmeye demek ki hiç gerek yokmuş…

Tabi ki anlayana…

 

Kemal Arı, 17 Haziran 2015.

 

yorum

Yorumlar kapalı.