Atatürk’ün İsim Babası

0

Agop Martayan’ın kim olduğunu bilir misiniz? Büyük olasılıkla çoğunluk bilmez.

Kısaca anlatmaya çalışalım. Kendisi Ermeni vatandaşımızdır.

Ticaretle uğraşan köklü bir ailenin çocuğu olarak 1895 yılında İstanbul’da doğmuştur. Kimilerinin “1915 yılında Osmanlılar Ermenilere soykırım uygulamıştır..” iddialarına nazire yapar gibi tam da 1915 yılında Martayan, Robert Kolej’den mezun olmuştur.

Dahası aynı Agop Martayan Osmanlı ordusunda yedek subay olarak Suriye cephesinde görev alır ve 1. Dünya Savaşı’na katılır.
Agop Martayan’ın bir özelliği ise o dönemin dil alimi olmasıdır. Zira İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarca’yı iyi derecede bilmektedir. Osmanlıca yanısıra Türkçe’yi doğru kullanan kişilerden biridir ve Türkçe gramer kitabı yazmıştır.

1932 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleştirilen Türk Dil Konferansı’na katılan Martayan “Türk-Sümer ve Hitit Dilleri Arasındaki İlişkiler” bildirisini bu toplantıda sunar ve başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere herkesin takdirini toplar.
1934 yılında Atatürk’ün talimatıyla Türk Dil Kurumu’na baş uzman olarak atanır.

Agop Martayan gerçek anlamda dil bilginidir ve yabancı sözcüklerin kökünü açmada uzmandır. Bu nedenle Atatürk, kendisine “Dilaçar” soyadını teklif eder ve Agop Dilaçar adıyla TDK baş uzmanı olarak 1979 yılına yani, ömrünün sonuna kadar hizmet verir.
Atatürk’ün Dolmbahçe’de hasta yatağındaki son günlerinde Martayan’ı yanına çağırıp “.. dil çalışmalarınızı sakın gevşetmeyiniz..” nasihatında bulunduğu da bilinen gerçektir.

agop martayan2

Şimdi gelelim en önemli özelliğine.

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın “Atatürk” adını almasını Türk milleti Agop Martayan’a borçludur.

Soyadı kanunu çıktığı zaman TBMM’e teklifte bulunan Martayan, Atatürk soyadının, tek bir kişiye Mustafa Kemal Paşa’ya verilmesini önerir.

Bu kısa bilgileri neden kaleme aldım?

Son derece kısa…

1) Önümüzdeki günlerde; Ermeni-Soykırım-Osmanlı-Türkler-Arşivler- gibi sözcükleri bolca duyacağız. Nisan ayı ile birlikte bayat yemek tekrar ısıtılıp masaya konacak. Ermeniler’e soykırım yapıldığı palavraları yine gündeme gelecek. Artık yeter. Soykırım iddiaları, gerçeğe dayanmayan suçlamalardır. Tek bir Agop Martayan örneği bile, anlamak isteyenlere çarpıcı örnektir. Kaldı ki, o yıllarda bazı acılar yaşandıysa bunlar tek taraflı değil, karşılıklıdır.

2) Atatürk’ü her konuda eleştirmeye yeltenen çapsız, ucuz siyasetçiler, O yüce lidere dil uzatmak yerine O’nun yaptıklarının bir bölümünü kopyalamış olsalardı, Türkiye’nin bugünkü konumu çok daha farklı olurdu. Atatürk her işi uzmanına teslim ederdi. Bilgiye, tecrübeye, emeğe saygı duyardı. Yandaşlık, din kardeşliği, silah arkadaşlığı, “beraber yürüdük biz bu yollarda..“ Arabesk teraneleri değil, liyakat önemliydi.

AKP iktidarları önce Erdoğan ve şimdilerde de Davutoğlu yönetiminde dış politikada kayda değer tek bir başarı elde edemedi. Başarı bir yana, dostlarımızı, komşularımızı, müttefiklerimizi kaybettik. Davutoğlu’nun deyimiyle “Değerli yalnızlık” içine düştük. Aslında o ifadeyi “Değersiz dışlanma” olarak değiştirmek daha gerçekçi olmaz mı?..
Üç beş yıl öncesinin “Bölgesinde lider” “Küresel Güç” gibi cilalı laflarından geriye ne kaldı? İçi kof böbürlenmelerle kimi, nereye kadar aldatabilirsiniz?

Türkiye, dış politikada tarihinin en beceriksiz, en başarısız ve en sorunlu dönemini AKP ile birlikte yaşamaktadır. Öyle görülüyor ki, AKP’den sonra dış politikayı tamir etmek, kırılanları yerine koymak ve yeniden canlandırmak için hariciyecilerimize çok iş düşecek.

ABD ve Avrupa ile ters köşeyiz, Rusya, Çin ve Uzakdoğu ile birlikteliğimiz yok. Dostumuz İran ile hiç bu kadar aramız açılmamıştı. Arap ve İslam aleminde yanımızda olan tek bir ülke kalmadı, dahası Libya, Mısır ve Suriye adeta düşmanımız oldu.
Dış politikayı bu kadar berbat etmek kolay iş değil doğrusu!..

AKP’yi futbol takımı fanatikleri gibi tutan, at gözlüğü takmış cahiller kabullenmekte belki zorlanabilirler ama dış politikadaki bütün başarısızlığın, yalnızlığın baş sorumlusu, Türk Dışişleri mensuplarına “Monşer” diye hitap eden R.T. Erdoğan’dır.
Hariciye’deki monşerleri kaldırıp, onların yerine badem bıyıklıları doldurursan, lisan bilmeyen imamı ataşe yaparsan, parti teşkilatından diye Bakanlığı yandaşlarına teslim edersen sonuç işte bu olur.

Dış politika, dindarlığı, dini görüşü kaldırmaz. Din kardeşliği diye bir şey yoktur. Dış politikada hiç bir devlet bizim din kardeşimiz değildir. Her ülkenin milli çıkarları vardır ve bu çıkarlar her gelişmede yeniden şekillenir. Din penceresinden bakarsan Avrupalı politikacı kafir ve AB bir Hristiyan Kulubüdür. Oysa senin hafife aldığın monşere göre, AB bir bütün değildir, Fransızı vardır, Almanı vardır. 27 üyenin kendi ulusal çıkarları aynı çatı altında zaman zaman çatışır. Senin tek gördüğünü, hariciyeci 27 görür.
Balkanlar’da Boşnaklar’ın ağabeyi rolüne soyunursan, sadece Sırbistan’ı kaybetmekle kalmazsın, Boşnakları korumanın en kestirme yolunun Sırbistan ile iyi ilişkilerden geçtiği gerçeğini elinin tersiyle itersin.

Ortadoğu bataklığında sen Hamas’ı, Meşal’i, Müslüman Kardeşler’i açıkça desteklersen, taraf olursan bil ki, sen bitaraf olacaksındır. Ve nitekim oldunuz da.

Dış politika bilardo oyununa benzer.

Ama amerikan bilardosuna.

3 topla oynanmaz. Çuhanın üzerinde çok top vardır. Vuracağın topun hangi topa vuracağını, onun ise hangi toplara vurup deliğe göndereceğini kestiremezsen madara olursun arkadaş. Buna diplomatik jargonda ne dendiğini de tecrübeli bir monşere soruver.

 

Cahit Çataloğlu, 28 Şubat 2015

 

yorum

Yorumlar kapalı.