10 Kasım Güneşi

0

“Bu gece, dünya üzerinde nerede olmak istersiniz?” deselerdi, “Memleketim Ankara’da” derdim. Çünkü Ata’mı mezarı başında anmak benim için görevdir.

Tarih, 10 Kasım 1938

Son nöbet defteri kaydına göre:

“Saat 09.05 vefat etmişlerdir.”

İmza: Prof. Dr. Mim Kemal Öke

Her 10 Kasımda, saat 9’u 5 geçe ulusça saygı duruşuna geçeriz. Trafik yoğunluğunda arabasından inip saygı duruşunda bulunan insanları, Ata’sına elinde çiçek demeti ile koşan çocukları görünce, gözyaşlarıma engel olamam. Tüm dünyada eşi benzeri olmayan bir lider için, bir devlet adamı için; kendinden istenmeden, zorunluluğu olmadan,  saygısı ve sevgisinden ötürü belli bir saatte ne iş yapıyorsa bırakıp, kendi içinden geldiği gibi, saygı duruşunda bulunana insanları selamlıyorum.

Ata’ya bir dakikalık saygı duruşuyla, ona verdiğimiz değeri ve sevgimizi gösteriyoruz. Onun gösterdiği yolda güven içinde yürümenin mutluluğuyla bir dakika sonunda da hızlı bir şekilde gündelik işlerimize dönmek zorunda kalıyoruz.

“Beni görmek behemehâl yüzümü görmek değildir.” özdeyişini özümseyip,  içinde bulunduğumuz durumları sebep-sonuç ilişkisine dayandırarak, “Peki,  ben kendi adıma, Türkiye adına ne yapmaktayım?” sorusuna her gün cevap arıyorum.

Atatürk’ü; yaşadığımız her acıda, her gün gelen şehit haberlerinde anıyorum. Sınırlarımız ateş çemberindeyken Avrupa Birliğine girmek için verilen her tavizde anıyorum.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı için Anıtkabir’de düzenlenen törene üniformaları ve kılıçları ile gelen subayların üstleri, astsubaylar tarafından arandığında;  Atatürk’ün başkomutanı olduğu şanlı Türk ordusunun subaylarını bu halde görmek içimi sızlattı. Hurafelerle beslenenleri gördükçe, ülkenin gidişatında Ata’yı anıyor ve özlüyorum.

Atatürk’ün Türk insanına güvendiği kadar, Türk insanı da Ata’sına güveniyor. Ben hâlâ Türk insanının, Atatürk’üne, Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çıkacağına inanıyorum. Bir üniversite öğrencisinin anısına takıldı gözüm:

“Üniversitede ilk senemdeydim, hazırlıkta… İlk ders yabancı bir hocanındı. Sınıfta 25 kişiyiz ve neredeyse 25’imiz de siyah giymişiz, anlaşmış gibi. Hoca sınıfa girince şaşırdı. “Madem 10 Kasım bu kadar önemli, neden tatil değil? ”diye sordu. “Atatürk olsa çalışmamızı isterdi.” dedik. Hocanın öğrenmek istediği çok şey vardı ama gözlerimiz saatlerimizde olduğundan fazla bir şey soramadı. Ve saat 9’u 5 geçe sirenler çalmaya başladığında, sınıfta duramadığımızı görünce “Çıkabilirsiniz.” dedi. İstanbul Bilgi Üniversitesi hazırlık yerleşkesi o zamanlar taksim’deydi.  Bütün sınıfların kapıları tek tek açıldı. İçeride ne kadar öğrenci varsa, hepsi olanca hızıyla yabancı hocaların yabancı bakışları eşliğinde merdivenlerden indi ve Taksim Atatürk heykeline doğru gözü yaşlı koşmaya başladı.”

Belki içinde yasadığımız koşulların bizde uyandırdığı ümitsizlik ile en sağlam dayanağımız olan Atatürk’e sarılıyoruz. Bu nedenle 10 Kasımlar daha bir anlamlı kazanıyor. Atatürk’ün, hangi koşullarda nasıl bir ülke yarattığını hepimiz biliyoruz. Belki bunun şimdi de olmasını istiyoruz, onun yeniden gelmesini bekliyoruz.

Onu hiç göremedim, mavi gözlerine bakamadım. Tarih kitaplarında okuduğum bana uzak kahramanlardan olmadı hiçbir zaman. Öyle bir sevgi yaratıyordu ki bakışıyla, duruşuyla, o minik fotoğraf karelerinde. Kitapların ilk sayfasında “ Ey Türk Gençliği” diye başlayan hitabesine, okullarda tahtaların üstündeki portresine bakıp da ona hayranlık duymamak elde değildi.

Cephede paltosuyla görürdüm onu. Bazen ülkü ile bazen kara tahta başında elinde tebeşirle, bazen bir ağacın dalının kesilmesine razı olmadığını anlatırken…

Her yılın 10 Kasım günü, süzülür yaşlar gözümden,  ilkokulda Ata’mın büstü yanında izci kıyafetimle, kar taneleri kirpiklerime düşerken tuttuğum nöbet gelir aklıma. Ata’nın dinletilen orijinal ses kaydı çınlar kulaklarımda. “O anlarımın bir fotoğraf karesi neden yok?” diye ah ederim! Ya o unutamadığım şarkı sözleri:

“10 Kasım geldiğinde, yerler gökler üşüyor,

Öyle soğuk ki zinde, yeşil yaprak düşüyor.”

Ve şimdi kendimce birleştirip bütün resme bir bakınca yine…

Özlem değil, başka bir şey bu…

Büyük Atatürk’ü alıp götüren sarı sonbahar günü… 78. yıldönümünde, ona olan sevgi, saygı ve bağlılığımız hiçbir gücün yıkamayacağı kadar güçlü. Nice 78. yılları şükranla anacak, onu her zaman, her yerde sonsuza dek yaşatacağız.

Türkiye Cumhuriyeti var oldukça, o güneş hep parlayacak. İlkeleri ve ışığı genç beyinlere daha derin çizgilerle kazınacak.

Huzur içinde uyu Ulu Önder Atatürk…

Unutmayacağız,  unutturmayacağız seni. Yüreğimizdesin…

 

Nezahat Göçmen

 

 

yorum

Yorumlar kapalı.