Yanıl, Gene Dene; Gene Yanıl, Bi Daha Dene; Yanıl, Daha Çok Yanıl!..

0

“Güneşin zaptı” için  aramızdan ayrılan tüm dünya devrimcilerinin anısına…

Hayatın amacı nedir?

Bu soruya yanıtı felsefe mi verebilir yoksa din(ler) mi?

Hangi felsefi yaklaşım veya hangi din?

Gerçek odur ki; sorunun yanıtı bugün için, sayısız bilinmeyen “şey”ler nedeniyle mümkün gözükmemektedir.

Ama, şu bir gerçek ki; hayatın amacı asla “para kazanmak” değildir.

Para kazanmak ancak yaşamın fiziki yeniden- üretim’ini (idamesini) sağlamaya yönelik bir araçtır, o kadar..

Para kazanmak “amaç” haline gelirse ya da getirilirse (ki kapitalist mantık budur) orada her türlü bela, şirretlik, şiddet, ihanet, istismar vb. yönelimler kaçınılmaz bir şekilde tezahür eder ve “kaos” doğar.

Kaos’un yok olması içinse, kaos’u yaratan felsefenin yok edilmesi gerekir.

İnsan doğasının aydınlık ve karanlık iki yüzü var.

Karanlık yüzünün temel önermelerinden birisi de “istismar” (sömürme) kavramı.

“Yalan zincirleriyle kurulmuş her türlü köprüden, hedeflere ulaşma adına zahmetsizce geçmek için, köprü geçilene değin; dayanışma, paylaşma ve iyiniyeti hayat  tarzı yapmış insanların fiziksel, moral, çevresel ve entelektüel desteği sonuna kadar kullanılarak istismar edilmelidir ”

Vahşi kapitalizmin, terbiye edilmiş (normlara kavuşturulmuş) günümüzdeki son versiyonunun ya da gelecekteki yeni versiyonunun içinde söz konusu önerme “postulat” kategorisindedir.

Bu bağlamda, sözkonusu  “Altın  ilke’nin ışığında hareket eden kişiler,  üretim ilişkilerinin belirlediği toplumsal ilişkiler sarmalında  kullandıklarını sandıkları kişiler indinde ve  toplumsal çevrelerinde gerçek tükenişin  ve benliksel küçülme senfonisinin son notalarını çaldıklarını nedense hiç önemsemezler.

Ta ki, sakladıkları gerçekler, zamanın  hakemliği altında bir tokat gibi  yüzlerine çarpılana kadar..

Avcı olanın bir süre sonra av olacağını düşünemezler.

Dürüst ve onurlu insanların kaçınılmaz yazgısıdır: ” Hiçbir iyilik cezasız kalmaz, yani her yaptığın iyiliğin cezasını görürsün.”

Öyle değil mi?

İnsan ilişkilerinde, doğaları ve de hayata bakış tarzları gereği pek çok insan, kuşaklar boyu milyonlarca kez:

“Ben, bu yaşıma kadar çok iyilikler yaptım ve de çok cezalar çektim.

Ama, biliyorum ki,

Ceza‘larım benim zenginliğimdir.

İyilik yapmaya ölene kadar devam edeceğim.

Demek ki, ölene kadar ceza çekeceğim..

Olsun, önemli değil..

İnsan kullanarak  küçüleceğime;

Kullanılarak büyümeyi yeğ tutmaya devam edeceğim.

Çünkü, huylu huyundan vazgeçmez.

Böyle gelmişim, böyle gideceğim…”

diyerek benliklerini  teselli etmemiş midir?

Ne demiş, bilge adam Samuel Beckett:

Yanıl, gene dene; gene yanıl, daha çok yanıl..

Burada hayata bir meydan okuma var.

Bir Don Kişot’luk var.

Bir Şövalye Ruh’u var.

Bir devrimci duruş var.

Onurlu bir başkaldırı var.

Toplumsal ilişkiler,  üretim tarzından ve üretim ilişkilerinden soyutlanamaz.

Bu anlamda,  para’nın tapınılan  ve önünde diz çökülen “Ana totem” olarak kabul edildiği  toplumlarda istismar, şirretlik, şiddet, bela, ihanet, yalan, talan vb. kavramlar;  bireyler, topluluklar ve  toplumsal sınıflar’ın birbirleriyle olan ilişkilerini bozan, zehirleyen, lekeleyen, küçülten insanlık dışı  davranış biçimlerine dönüşmektedir.

“Kapitalizmin Panteonu”nu oluşturan, düzenin  en büyük totem’i ve en zalim “kötülük tohumu” olan “para”;  insanlık tarafından binlerce yıldan bu yana kullanılmaktadır. Antik Mohenjo-Daro kentinde ilk defa kullanılmaya başladığından bu yana insanlık bir mübadele aracı olarak  para ile haşır neşir olmuştur. Ancak, bir burjuva devrimi olan 1789 Fransız İhtilali’ni izleyen günlerden itibaren kapitalizmin doğuş, yükseliş ve olgunluk dönemleri ve emperyalizme geçiş aşamalarından bu yana,  satınalma gücü niteliğiyle hayatın idamesinin bir aracı olmaktan çıkmış; başka bir deyimle, yaşamanın  “anlamı” ve “amacı” olarak  benimsenmiştir.

İnsanlık, üretim ilişkileri bağlamında mal ve hizmetlerin fiyatlandırılmasında “takas” ekonomisinin yerine geçmesi için yarattığı bir  kavramın, belli bir dönemden itibaren,  taptığı ve esiri olacağı bir totem’e, kabeye, sevgiliye, tutkuya dönüşeceğini nereden bilebilirdi?

Para ve onun varlığıyla üretilen “servet”; bireylerden başlayarak topluluk, toplumsal sınıflar ve uluslar indindeki tüm ilişkilerde; artık-değerlerin bölüşümü, yabancılaşma, mülkiyet, egemenlik, savaş, sömürü,  talan, kan ve gözyaşının  ana kaynağını oluşturmuştur.

İnsanlık, günümüzde İsa peygamber’in doğuşunu “milad” kabul eder ve tarihini yazarken milad öncesi ve sonrası olarak olay ve olguları sıralar.

Oysa,  insan’ın gerçek anlamda İNSAN olduğu gün;  hayatın amacının para olmadığının yeryüzünde egemen  olacağı bir döneme ulaşılabildiği gün; “gerçek” anlamda  insanlık miladı başlayacaktır.

O gün gelinceye kadar, insanlık hep Beckett’tin ölümsüz dizelerinde vurgulandığı gibi, yanlışlıklar içinde doğruyu aramak için bocalayıp duracak; deneyecek, yanılacak, yine deneyecek,  daha çok yanılacak; kan ve  gözyaşı dökecek, çile ve kahır çekmeye devam edecektir.

Para bir  yapay bir güneş gibi parlıyor ve insanlık alemi onun etrafında dönmeye devam ediyor.

“Para galaksisi”  insanlık için sonsuz kaos ortamıdır. Dinlerdeki “cehennem” kavramının belki de yeryüzündeki  somutlaşmış  özüdür.

“Alınteri ve dayanışma güneşi”  etrafında  yörüngeye girene değin; “insan”, çoğunlukla  kötülük üreten  ve son tahlilde, hemşehrimiz Aristo’nun  tanımıyla, “düşünen hayvan” olarak kalmaya devam edecektir.

Ama asla gerçek  İNSAN’a dönüşemeyecektir.

Gerçek İNSANLIK MİLADI’nın başladığı gün, yani  toplumsal ilişkilerde paranın  “çekim merkezi” olarak yerine getirdiği işlevi  “alınteri ve dayanışma”  kavramının üstlendiği gün; felsefe ve din, iki ayrı ırmak olarak değil, tek bir koca nehir olarak gönüllerimizi yıkayacak ve düşüncelerimizi zenginleştirecektir.

İnsanık, kendi yarattığı totemin etkisinden ve esaretinden  kurtulduğu gün, benliğini ve bedenini özgür kılacak,  paranın büyüsü yerine alınteri ve dayanışmanın taçlandıracağı  gerçek zenginlik ve özgürlüğü yaşamaya başlayacaktır.

İşte, ancak o zamandan itibaren “hayatın amacı nedir” sorusuna, belki bir nebze yanıt verecek bir konumda olacaktır.

İşte, ancak o zamandan itibaren “servet” kavramının tanımı değişecek; servet mal, mülk, para kavramları bağlamında değil; sahip olunan  “boş zaman”,  yaratılan katma değerlerin nicel ve nitel zenginlikleri  temel alınarak yeniden tanımlanacaktır.

Marx, “Das Capital”in hazırlık notları olarak yazdığı “Grundrisse”de, 1857’lerde bu önermeleri dikkatlerimize sunmuştu.

Gün, Marx’ı yeniden “okuma” günüdür.

Gün, bireysel, sınıfsal ve ulusal anlamda bilinçlenme günüdür.

Gün, “Küresel Oligarşik Elit”e ve onun teorik sorunsaldan yoksun; insanlık dışı ve İnsanlığa, doğaya ve kozmos’un varlığına aykırı olan ideolojisine (Kapitalizm ve emperyalizme)  karşı çıkma günüdür..

Tersi bir durum, insanın sınırlı yaşam süresi içinde yaşamı algılaması ve  hayattan tad alması değil, sadece  foto-sentez yaparak yaşadığını sanması demektir.

Foto-sentez yaşam tarzı, bitkilerin sürdürdüğü bir yaşamdır.

Bizlerse, bitki değiliz; düşünen, gülen, ağlayan, seven, sevilen, üreten bilinçli yaşam formlarıyız.

Yoksa öyle değil miyiz?

 

Mehmet Cengiz Yılmaz

yorum

Yorumlar kapalı.