Boncuk Amca

0

Hep yazar ve söylerim; hiçbir yazımdaki hikayeyi ben aramamışımdır.  Etrafta uçuşan hikayeler; gelip beni bulur hep. Tam da önüme düşerler bazen. Yazmak istemediğimde; musallat olurlar, kahramanlarını yazdırana kadar uyutmaz, rahat bırakmazlar.

Çok nadirdir; yazacak çok şeyim olduğu halde susuyor olmak. Bu sus hali, feci acıtır boğazımı…  Bunca kelimem varken; yazamadığımda boğulurum ben.

O kadar üzüldüm ki; sustum. Yazar olmanın da; işe yaramadığı yerler var. Yazarın, işini yapamadığı hikayeler. Üstelik o hikayeyi yazmaya kendini borçlu hissettiği halde.

Boğazımda takılan taş gibi sıkıntının üzerinden bir yutkunabilsem, yazacağım.

Hatırlarsanız; bir süre önce sizinle Beşiktaş’taki bir evsiz yaşlı adamın hikayesini paylaşmıştım. Adından başka hiçbir şey bilmediğim, sormadığım biri. Arada sırada bir bardak sıcak çay, iki simit, bazen bir küçük zarf, bazen bir battaniyeden, iki selam bir merhabadan ibaret bir tanışıklık.

Durun, ben biraz ara vereyim.  Şu boğazımdaki taştan bir kurtulup; dönüp yazacağım.

***

Kelimelerimi dağıldıkları yerlerden toplamaya çalıştım. Başarabildim mi; bunu bu yazının son cümlesinde göreceğiz. Taktir sizin!

Bir insana kalbinizle tamamen karşılıksız, vicdan sözüyle yardım ettiğinizde; kendinizi ona karşı; her gün sorumlu hissetmeye devam ediyorsunuz. Onu merak etmek, bugün ne yedi diye düşünmek, yağmurda ıslandı mı, karda üşüdü mü diye düşünmek sizin borcunuz haline geliyor. Belki de sırf bu yüzden; yapılan yardımın devamlılığını sağlama zorunluluğu hissetmemek için insanlar, “yardım etme şansı buldukları insanların” yanlarından gelip geçiyor, gözlerini kaçırarak. Ben yapamıyorum; yapabileni de suçlamıyorum. Ama bu beceri benim genlerimde yok. Sıfırım bu konuda ben.

Beşiktaş’ta geçen yazın Haziran ayından beri hayatımdan içeriye “hiçbir şey yapmadan” sızmayı başarmış “boncuk amca” işte böyle bir sorumluluktur yüreğime. Yüktür demiyorum; yük olarak hiç hissetmedim. Bilakis; ona yardım edebildiğim her günümün bir öncekinden daha iyi ve daha şanslı geçtiğine tanık oldum.

Onunla ilgili yaşadıklarımı ve bana hissettirdiklerini daha önceki BİR ADAM isimli yazımdan biliyorsunuzdur. Eğer bilmiyorsanız; hemen burada bu yazıyı okumaya ara verin; ve o yazıyı okuyarak başlayın bizi tanımaya. Bence okuduğunuza değecek. Hayatta yazarların ve ceplerinde taşıdıkları kelime hazinelerinin anlatmaya yetmediği hikayeler de vardır. Ben kifayetsizim; boncuk amcanın yaşanan ve sona eriveren hikayesinin yanında… Bilinmeyenlerle geçen günlerimiz yine bilinmeyenler ve arada tamamlanmayacak boşluklarla sona erdi.

Ve bir insan daha; hakkında adından fazla pek bir şey bilmediğim halde; hayatımda ayak izlerini bırakarak geldi geçti.

***

Şubat ayında kar yağışından  hemen önce gördüm onu en son. Öyle hatırlıyorum. Şubat başıydı. Beşiktaş’taki  köprü altındaki duvara dayanmış; elindeki sıcak çayı dökmeden, iki büklüm ayakta durmaya çalışıyordu.  Yardım teklif ettim; kabul etmedi. İyiyim ben; biraz ağrım var, geçecek dedi. Doktor çağıralım? Yok! Sonra içimi rahatlatmak için; elindeki çayı gösterdi ve “bu senin çayın” dedi. Yani benim bir önce rastladığımda ona verdiğim para ile alınmış. “Sen bize çok ablalık ettin!” Boncuk amca en az 70 yaşında! “Estafurullah, helal olsun” dedim.  Ofisteki KOCA YÜREKLİ arkadaşlarımla topladığımız paradan, yine ona verdim.

Bu onu son görüşümdü. Onu orada bırakıp; ofise işime koşarak gittim ya; işte bu sanırım hayatımın sonuna kadar nefesimi yarım bırakacak pişmanlıklarımdan biri olacak. İnsan bazen yaşamın içindeyken; öncelikleri ne çirkin biçimde sıralanıyor. Onu orada bıraktım. Yapacak başka bir şeyim elbette yoktu, ama onu orada bıraktım. Zorlasaydım. Ben iyiyim demesine inanmak istemeseydim. Belki her şey farklı olacaktı. Ama hayat koşturmamın içinde ben İŞİME ZAMANINDA YETİŞMEK için, ben o adamı, orada iki büklüm ağrısıyla bıraktım. Ona verdiğim küçük zarf; vicdanımı hafifletmedi. Tersine her gün biraz daha ağırlaşıyorum.

Siz bunu okurken fark edemezsiniz; ama yazarken; defalarca ara veriyor; içime olabilecek en büyük nefesi çekiyor, sonra iki cümle yazıyorum. Olmadı, kalkıp gidip bir dolaşıp; etrafa sataşıp; söylenip; bazen hayatın kıyısına köşesine küfür edip; gelip oturuyor; bu yazı borcumu ödemek için yeniden yazmaya girişiyorum.

Şubat ayından beri; her sabah ve her akşam oradan geçerken; Boncuk Amcayı görmeye çalışıyorum. Aynı yerde battaniyeler altında yatan iki kişi var ama; Boncuk Amca benim geliş gidiş saatlerimde orada hiç yatmazdı. Mutlaka ama mutlaka; duvara dayalı olan bankta sessiz sedasız otururdu. Beklerdi. Neyi beklerdi bilmezdim. Kimseyle göz göze gelmez; kimseden ne sözle ne vücut diliyle hiçbir şey istemez; başı öne eğik, beklerdi. Ben o beklemelerin arasına girerdim işte. Bir günaydınla, bir nasılsınızla, bir merhabayla.  Zamanla; günle, akşamla bir yarışı olmadan; beklerdi.

Şubat ayından beri; o tahta bank boş. Günlerdir her sabah boş banka bakıyordum; o köprü altının çevresinde bir dolaşıyordum; battaniye altındakiler uyanmış mı bir bakıyordum. Sonra “bir de akşam bakarım” diyerek; yine işe koşuyordum. Akşam yine aynı; kimse yok. Ya da battaniye altında bir kocaman insan silüeti.

Gidip yanlarına; dürteceğim. Hemen bir arkadaşım uyarıyor; aman Dilara sen delisin gerçekten yaparsın bunu. Kızım orada kim var; başkası mı yatıyor; tinerci mi var; bıçakla mı yatıyor, ne bileceksin. Başına bir iş gelecek; sakın ha” diyerek.

Bu söz beni iki gün daha oradan uzak tutuyor; iki gün sonra yine tutturuyorum; “ya ben bir yanlarına gidip sesleneyim; dürteyim” Arkadaşlarım yine atlıyor; onlar akıllarıyla beni hayatta tutma çabasındalar biliyorum. Ama bendeki Boncuk Amca krizi bitmiyor. Herkese hakkını veririm ben, kendime de vereyim; bir evsizin peşine benim kadar düşüp; onu kovalayan çok az insan vardır herhalde.

Ve tabiki bundan 15-20 gün önce artık daha fazla dayanamadım. Yattığı yere çıktım; bakındım. Kimse yok! Yok ama ben bu akşam bulacağım onu. Arka tarafa dolaştım; kimse yok. Oradaki büfelere, garsonlara soracağım. Adamlara sesleniyorum; hepsi müşteriye sipariş yetiştirme derdinde… Yok, bu iş, bu akşam bu yürekte noktalanacak. Uyku tutmuyor, uyku!

Bir tur daha attım köprü altında. Gerekirse; gidip dürteceğim yatanları. Tinerciyse; tinerci. Umurumda değil.  Bu gece rahat uyuyacağım ben! Yeter. Oradaki umumi tuvaletlere yöneldim. Ya insan olarak hemen arka taraflarında yatıp; yaşayan yaşlı evsizin farkındadırlar herhalde.  Temizlikçi kadına soruyorum: tanımıyor.  “Ama Minik bilir; ona soralım” dedi.

“Minik”

Minik diye seslenince; dev gibi bir adam geldi yanımıza.

Ona sordum. “Burada hemen arka tarafta yaşlı bir amca yaşıyordu sokakta. Bülent bey. Ona bakınıyorum ne zamandır göremiyorum. Haberiniz var mı ondan?” diye sorduğumda, “Ben sizi biliyorum abla” dedi. “Başınız sağ olsun. Allah gani gani rahmet eylesin”.

İnsanın yüreği ile bilip; itiraf etmekten kaçındığı gerçekleri; başka bir ağızdan kelimeler halinde duyması; sessiz bir şok dalgası oluşturuyor. Adam konuşmaya devam ediyor ama kulağınızdan içeriye ses girmiyor. Bu yüzden sanırım; duyamadığım bölümü adama tekrarlattım.

“kaybettik amcayı abla. Çok inatçıydı; bir türlü doktora ikna edemedik. Buraya gömülür sanıyorduk ama; oğlu gelip aldı götürdü. “

“çocukları mı vardı? ilgilenmiyorlar mıydı?

“Biraz garip bir adamdı. Aksi. İki oğlu varmış memleketinde. Hastalanınca ambulans geldi aldı götürdü. Öyle kaybettik. Belediyeden oğlunu arayıp bulmuşlar. Ben konuşmadım. O da memleketine götürüp gömmek istemiş. Aldılar götürdüler.”

“eee daha önce neden ilgilenmemişler peki?”

“Amca aksiydi aksi. Garipleşmiş eşini kaybettikten sonra. Eşi ölünce; ben daha buralarda duramam giderim demiş; çekmiş gelmiş buraya”.

“Nereliydi?”

“Osmaniye”

Sustuk. O sırtını duvara dayamış anlatırken; yine sesler sustu sanki etrafta.

Böyle durumlarda; bütün harflere hakim olabilen Dilara’dan iki harflik tek kelime çıkıyor: AH!

Eşini kaybedince; kendini eşsiz kaldığı için EVSİZ bırakan bir adammış; Boncuk Amca. Sevdiği kadını kaybedip; çocuklarından bile uzaklara gidip; bir eski bankta kendini EVSİZ; yüreğini KİMSESİZ bırakan bir adam. Demek ondanmış; onca yalnız, kimsesiz, evsiz insan arasından benim gözümün ve yüreğimin onu seçmesi.  Şimdi anladım; orada o bankta otururken; neyi beklediğini.

Bazen soramıyorsun, sormamayı tercih ediyorsun; öğrendikçe haksız yere; onun hayatında ileriye gitmiş olmaktan çekiniyorsun. Yazar, araştırmacı; gazeteci kimliğim merakla beslenir halbuki.  O merak beni tırmaladıkça; ben direndim. Bazı hikayeler öğrenilmemelidir dedim.  Bazı hikayeler; yaşandığı yerde, yaşandığı biçimde, anlatılmadığı halinde kalmalıdır.  Boncuk Amca’dan aldığım ders buydu. Belki de sırf bu sebeple; meraklı ve haddini zorlayan bir YAZARCIĞIN hayatına girdi. Ona her hikayenin yazılamayacağını, yazılmaması gerekenlerin de olduğunu; kalemin yerini bilmesi gerektiğini; nerede durulacağını, nerede susulacağını, nerede bitirileceğini öğretmek için.

Bazen yazarlar; yazarken; düğümlenen boğazlarından tükürüklerini yutmakta zorlanırlar.

Ben de şu anda yutamıyorum ve yazılmadan cebimde kalan bütün kelimelerimi havaya savuruyorum.

Boncuk amcaya dua olsunlar diye.

 

Dilara Akıncı

 

yorum

Yorumlar kapalı.