Bu Amerika Var Ya…

0

Bu Amerika’nın bar ve restoranlarına bayılıyorum. Garsonların bahşişi hasaba dahil değil, hesap pusulası önünüze gelince onu ayrıca siz ekliyorsunuz. Gerçi şimdi aklı ermez diye % 15 (minimum racon) verecekseniz şu kadar eder, % 18 bu, gönlünüzden % 20 koparsa da şu diye altına yazmışlar ama garson için ilk iş sizi memnun etmek.

Hatta sevinciniz biraz daha büyüyor, ne de olsa adamlar son zamanlarda espresso’nun ne olduğunu da öğrenmişler, artık hemen hemen her yerde bulunuyor sayılır.
Tabii sürprizler olmuyor değil.
Adı büyük bir otelin barına iniyorsunuz, sipariş
– “two double shot espresso please“. Kafa karışması o an başlıyor.
– “Two double shot“?
– “Yes please“.
– “Cold or hot“? Allaallaaaa, espresso’nun soğuğuda mı çıkmış… Neyse, gıcıklık etme :
– “hot please“.
– “Two percent or whole“? Kardeşim, saat olmuş akşam on, sen benimle kafa mı buluyorsun?
– “NO MILK! I would like to have a normal espresso“.
– “But you said double espresso“. Anaaa, vaz mı geçsem acaba! Sonunda kızcağız bir tasa iki double espresso koyup getiriyor!
– “Who starts first, my wife or me“? Bu sefer kız şaşırıyor.
– “Usually, two double espresso means one double espresso, plus another double espresso in two separate cups“.
– “Oh, sorry“. Kız gidip başka bir tasa (onlara pek fincan denmiyor herhalde) iki double espresso daha koyup önüme getiriyor. Neyse, buna da şükür.

Bir de Starbucks’lar artık her yerde. Ama orada da hemen hemen aynı şey. Kuyruğa giriliyor, “one double shot espresso and one regular coffee please“. Kız çaydanlık büyüklügünde bir karton fincanı kapıyor, üstüne yazacakmış,
– “your name“?
– “Euuuuh, “will we date“? Demiyorum tabii. Çakıroğlu desem mi acaba? Boş ver, arkada kuyruk uzun, onlara acıyayım. İbrahim’in amerikancası Abraham, kısaltması Ab.
– “Ab“. Üç dakika sonra yandaki taraftan başka bir kız Ab diye bağırıyor, parmak kaldırıp gidiyorum. Ama bana uzatılan bir tek o kovamsı fincan.
– “And my double espresso“?
– “Already inside“. Hıı, içine mi koydun? Allah senden razı olsun da sen yine de bana bir double espresso’yu ayrıca ver, kovada olmasa da olur.

Hangi restoran olursa olsun, masaya oturduğunuzda yanınıza gelenin ilk cümlesi:
– “Hi folks“… Haydaa, nereden böyle bir samimiyetimiz var?
– “Folks, guys“… Fransızlarda alerji yapar, onların deyimiyle “eskiden beraber domuz mu büyüttük“?

Hemen sonra ekliyor :
– “my name is Dean, I’ll be taking care of you this evening“.
Türkçe meali : Benim adım Ramazan, bu akşam sizinle ben ilgileneceğim! Bulunduğum yer Amerika’nin Erzincan’ı. Erzincan’da bir garson bunu bana söylese ya hemen 155’i arar, ya da cep telefonunu bile masanın üzerinde bırakıp kaçarım!

Porsiyonlar eskisi kadar olmasa da yine de büyükçe. Sabah kahvaltısındaki pancake zaten midede süngerlesmiş, öğlen bir salata istiyorsunuz.
– “What kind of dressing“?
– “No dressing, could you please give me just olive oil and half a lemon“.
– “Lemon, what for“? Oğlum, siz salatanın yanında limonu ne yapıyorsunuz? Bizim orada yalnizca salataya sıkılır.
Desem başka bir şey soracak, kısa keseyim :
– “for the salade“.
– “Oh, I see“.
Günaydın. Neyse bu çocuk yine akıllı, başka yerlerde salade için “salad“ filan deyince anlamayanlar bile var, “saa-lıd“ diyecek, bir de burundan konuşacaksınız.
– “Something to drink“?
– “A draft beer of your choice“.
– “Ale or lager“?
Ayakta kaldın, yorulacaksın, bari bir sandalye çek de bizim masaya iliş. Baksana, benimkinden sonra daha alınacak üç sipariş daha var!
– “Whatever you want, but cold“ filan desem yine ağzını açacak.
– “Ok, give me a bottle of Coor’s Light, it will be fine“.
Ucuz kurtulduk, adam şişe boş mu olsun, dolu mu diye de sorabilirdi.

New York’da havasından geçilmeyen bir steak house. Fiyatlara bakınca acaba ben burayı taksitle satın mı alıyorum diye düşüneceğiniz cinsten. Ama girilmiş bir kez, hanım da yanımızda, başa gelen çekilecek. İnşallah T-bone istemez, isterse üç günlük bütçe gitti. İstedi, hüngüüür…
– “And a glass of red wine. The driest one please“.
– “I may suggest you a Chardonnay of Napa Valley, but if you prefer a full body, a French wine could better delight you. Château Margaux“?
Araya girmezsem dönüşe kadar cips yiyecegiz.
– “This Malbec will be fine“.
– “Sir, the Malbec is not…“.
– “Malbec will be fine“! Nokta.
– “Yes sir“. Noktalı virgül.
– “And for me, a sirloin steak. Rare please“.
– “Rare means hot, with blood inside, medium rare is hot and no blood“.
Adama verilecek bahşişle bir başka yerde iki kişi rahat rahat normal bir yemek yerdik, niye öyle yapmadık ki acaba?
– “Any side order“?
Doğru yaa, burada etin yaninda ne isterseniz onun da parasını ayrıca alıyorlar.
– “French fries“.
Adamdaki bakış “sen buraya niye geldin“ cinsinden. Allahtan eşim “asparagus“ deyip garsonun yüzünü güldürüyor. Utanmasa “madam, gelecek kez arzu ederseniz şöförünüzle ayrı ayrı masalarda da oturabilirsiniz“ diyecek… Unutmadım, bir şekilde intikamımı alacağım…

Baltimore, inner harbor, kıyısında her tarafta şubesi olan şu meşhur Cheesecake Factory. Akıllanmamışım, yine steak istiyorum. Ama bu kez ne soracaksa önceden söyleyerek. Steak önüme geliyor ama etraf kalabalık, garson kız unutmuş, çatal bıçak yok. Gürültüden please filan diye bağırmanız bir işe yaramıyor, el sallamaktan neredeyse yan caddede trafik duracak, bizim garson görmüyor.
En sonunda yakalıyorum, “do you mind giving me at least a knife“?
Kız bön bön bakıyor, sonunda durumu anlayıp ne demekse bir “definitely“ çekiyor. Herhalde ben yanlış anladım çünkü on dakika sonra hâlâ çatal bıçak yok. Sorun, garson kız da ortada yok. Yandaki masalarda olsa kalkıp kapacağım, ama boş masa da yok. Garsonlardan kravatlısını yakalıyorum, bir dakika sonra çatal bıçak geliyor.
– “May I have some mustard please“?
– “Dijon or regular“.
– “Dijon please“.
Yerine ketch-up geliyor! Steak zaten soğumuş, biraz daha beklerse otele götürüp ertesi güne sandviç yapacağım; tekrar ısıtmaları için geri göndersem mikrodalgaya atıp önüme sürecekler, o zaman da elveda “rare“. Garsonun kaderinde hesap pusulasının “tip“ bölümüne büyük harflerle zero yazmam varmış.

Uzun lafın kısası, bu Amerika alem bir yer. Espresso takıntısı olmayan, burger’le karın doyuranlar için yeme de yanında at. Aman ağzımdan yel alsın, yat dedim, bir de otel hikayelerini anlatmaya kalkışırsam…

 

İbrahim Çakıroğlu

 

yorum

Yorumlar kapalı.