Tarih size öyle bir manşet atacak ki

0
BAK kardeşim…

Bırak artık bu demagojiyi, çünkü kimse yemiyor.
Evet o gün “411 el kaosa kalktı” demiştim.
Hâlâ aynı düşünüyorum.
Eğer bugün bir gazetenin yöneticisi olsaydım, Meclis’te sabaha karşı, yangından mal kaçırır gibi çıkardığınız HSYK Kanunu için de şu başlığı atardım:
“Şu kadar el Anayasa’yı askıya almak için kalktı…”
Dünya demokrasisinde “seçilmiş meclislerin” her yaptığı iş iyidir diye bir şey yok.* * *Bak kardeşim…
Bugün ben o manşeti atamadıysam da, şunu iyi bil ki, tarih o sabah kalkan eller için öyle bir manşet atacak ki, kemikleriniz sızlayacak.
Anayasa’nın en temel ilkesini ayaklar altına alan, bağımsız yargıyı, bir başbakanın ve onun tayin ettiği adalet bakanının iki dudağının arasında esarete gönderen o kanun için atacağı manşet de muhtemelen şu olacaktır: “Sivil darbe…”
Tıpkı 20’nci yüzyılın en büyük trajedilerini başlatan o malum sivil darbe gibi…
Adınız aynı hizaya yazılacak…
Yazın bir kenara…
Bugün değilse, yarın…
Çocuklarınız değilse, torunlarınız sizden bunun hesabını soracak.

* * *
Bu ülkeye “ileri demokrasi” getireceğiz diye geldiniz, diktatörlük istasyonunda trenden indiniz.
Bırakın artık bu demagojiyi…
Çevrenizde üç-beş kişi alkışlıyor diye de kendinizden geçmeyin.
Dünyadaki itibarınız artık otoriterlik çizgisini geçip, diktatörlük sınırına dayandı..
Halkın gözüne baka baka, parmağınızı halkın vicdanına soka soka söylediğiniz yalanlar artık mide bulandırmaya başladı.
Ayakkabı kutularının kokusu Türkiye sınırlarını aştı…
Bu imajı baskılarla, “Alo Fatih”lerle, yalanla, dolanla, iftirayla, çamurla düzeltemezsiniz…
Fren patladı, balon yapmış lastikler çatladı…
Araba fena halde yokuş aşağı kayıyor….
Artık yüzde 50 oy alsanız bile, o oyun üzerinde eskisi gibi oynayamayacak, vatandaşın ensesinde boza pişiremeyeceksiniz…
Bu sıkıntı, bu bağırış çağırış…
Bu yalan dolan, bu iftira, çamur…
Bu demagoji…
Hepsi bu sıkıntıdan…

Meğer o polislerin yazdığı destan değil bostanmış

HEPİMİZ aptalız ya…
Artık salla gitsin…
Hükümete yakın gazetenin dünkü manşetinde anlatılan masallara bir bakın.
Gezi olayında bütün dünyaya rezil oldular ya, şimdi yanmasın diye kaz çevriliyor:
MEĞER, Gezi’de kırmızılı kadına biber gazı sıkan yüzü maskeli kişi çevik kuvvetten değilmiş. Bir türlü teşhis edilememiş.
-MEĞER
, çevre illerden gelen polisler bilerek betonda yatırılmış, çadır temin edilmemiş. Böylece psikolojik baskı altında kalarak çocuklara daha sert davranmaları arzu edilmiş.
MEĞER, İstiklal Caddesi’ndeki olaylarda amirler bilerek “hedef gözetmeden atış” talimatı vermiş.
E, peki bu mendebur planı kim yapmış?
Başbakan değil miydi bu polislere “Destan yarattınız” diyerek sırtını sıvazlayan.
Aynı Başbakan değil miydi bu polisler için “Rejimin teminatı sizsiniz” diye, askerden kaldırdığı 35’inci maddeyi onun cebine koyan.
Yine o değil miydi, o polislerin göğüslerine madalya takan, birer maaşla ödüllendiren…
Meğer birileri koskoca Başbakan’ı tufaya getirmiş, iyi mi…
E ne olacak, hem milleti hem okurunu aptal zanneden bir gazeteden başka ne beklersiniz ki…

Şezlongumun önünden geçen gizli darbeciler

NEHİR kenarı giderek daha enteresanlaşıyor.
İnsana ait hiçbir şey beni şaşırtmaz zannediyordum ama şu an hayretten gözlerim fal taşı…
Meğer bugün en ileri demokrat, en kral ‘Yeni Türkiyeci’ diye bildiğimiz bazı akil köşe yazarları, 12 Eylül’de askerle gizli işbirliği yapmışlar.
Evren’e mektup yazıp, “Biz aslında sizdeniz” demişler. Şimdi birbirlerine girdiler.
Bir taraf ötekiler için “12 Eylül’ün sivil medya ayağı da yargılansın” diye feryat ediyor.
Yanlış anlamayın ben demiyorum… Asla demem. Bir gazeteci bunu asla demez.
Ama bunları okurken aklıma hep Meclis’teki “Darbeleri Araştırma Komisyonu” geliyor.
28 Şubat’la ilgili olarak, aralarında benim de bulunduğum bazı gazetecileri herkese açık oturumlarda sorgulayan, didik didik eden komisyon, nedense 12 Eylül’le ilgili tek gazetecinin bilgisine başvurmamıştı. Hazırladıkları 2 ciltlik raporda 27 Mayıs, 12 Mart ve 28 Şubat’ta gazetecilerin yazdıklarına ve sorumluluklarına sayfalar ve ayrı bölümler ayıran komisyon, nedense 12 Eylül dönemi için tek sayfa değil, tek kelimeyi bile fazla görmüştü.
Şimdi bütün bunlardan sonra acaba bu eksiği kapatmak isterler mi?…
Bana sorarlarsa, “Sakın yapmayın” derim.

Sakın yapmayın, çünkü şu an saflarınızdaki birçok insanı fena halde yakarsınız…

Duvarda büyük delikler açılır…

 

Ertuğrul Özkök

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25840227.asp?yazarid=10

 

yorum

Yorumlar kapalı.