Biz neyi tartışıyoruz?

2

Cumhurbaşkanlığı seçimi bitti.

Erdoğan %51,79 oy aldı.

Yani bir ülkede kullanılan geçerli oyların yarısından fazlasını aldı.

Şimdi gelsin analizler, gitsin tartışmalar, muhalefet liderleri istifa etmeli diyenler, hayır, bu boykotçuların ve tatilcilerin yüzünden diyenler.

Bunların hepsi boş, arkadaşlar!

Erdoğan’ı hepimiz tanıyoruz. Bütün dünya da tanıyor.

Taa İstanbul Belediye başkanı olduğundan beri hakkında sayısız yolsuzluk iddiaları olan, gerek dokunulmazlık, gerek hukukun uygulanamasından dolayı bir türlü yargı karşısına çıkarılamayan bir adam şimdi Cumhurbaşkanı olarak bir ülkenin en tepesine oturmuş, o ülkeyi de bütün dünyada temsil ediyor.

Ülkenin oy veren yarısından fazlası bu adamı taparcasına seviyor.

Bütün bunlar da demokrasi adına, seçim ile yapıldı…

Durun bir dakika.

Bu adamı seçenler bu ülkenin insanları.

Bu adamı yargıya götüremeyip, evrensel hukuk ve ahlak kurallarını işletmeyenler de bu ülkenin vatandaşı.

Kısaca bu ülkede RTE ye ister oy vermiş olsun, ister vermemiş olsun, sesini çıkartmayan, hala orada oturup “öyle mi yapalım, böyle mi yapalım” diye tartışanlar da bu ülkenin vatandaşı.

Bunun tartışması mı var?

Hakkında ciddi suçlamalar olan bir adam ülkenin en tepesinde ve buna hukuk çalıştırılamıyor öyle mi?

O zaman herkes suçlu! Evet, hepiniz bu suça ortaksınız. Orada oturduğunuz için, aynı havayı soluduğunuz için, hiçbirşey yapmayıp bütün bunları kabul ettiğiniz için suçlusunuz.

Hiç başka yerde aramayın.

Zanlı bir adamı yargılamak yerine seçen ve bunu kabul eden herkes evrensel hukuk gözünde suçludur.

Bunun lamı-cimi yok. Bu olay dünyanın hiçbir hukuk devletinde olmaz, olamaz.

Türkiye bir hukuksuzluklar diyarıdır, burada orman kanunları geçerlidir, ve bu utancı da hepimiz paylaşıyoruz dünyanın gözü önünde.

Erdoğan yargı karşısına çıkarılmalıdır.
Eğer suçluysa cezasını çekmeli,
suçsuzsa da aklanıp, hepimizin Cumhurbaşkanı olmalıdır.

Ancak bu sayede Türkiye bu “harami devlet” vebalinden kurtulabilir.

Bu kadar.

14 Ağustos 2014

 

yorum

Yorumlar2 yorum

  1. Bana kalırsa, en vurucu haliyle,
    “Durun bir dakika.”
    “Bu adamı seçenler bu ülkenin insanları.”
    “Bu adamı yargıya götüremeyip, evrensel hukuk ve ahlak kurallarını işletmeyenler de bu ülkenin vatandaşı.”
    olarak ifadesini bulan görüş, kendi bakış açısından haklı. Ancak unutmamak gerek ki bu ülkede çok farklı bakış açıları var.
    “Bu adamı seçen bu ülkenin insanları”nın ‘diğerleri’ diye tanımlanacak %5-10’luk bir gurup ayrılınca geride kalan ezici çoğunluğu, dinci mahallenin eski sakini, şimdilerin daha geniş ufuklu gazetecisi (http://www.internethaber.com/) Levent Gültekin’in tanımıyla ‘Tayyipçiler’ ve ‘Erdoğanistler’den oluşuyor.
    ‘Tayyipçiler’, daha düne kadar yolu, izi olmayan köyünde, kasabasında çamurun içinde yaşayan, hastasını vilayetteki hastaneye götüremeyen, ayda 250 lira bile olsa Fak-Fuk Fon marifetiyle gelen sosyal destek parasının kendisini değil lafını bile bilmeyen, okuldaki çocuğunun şimdi bedava dağıtılan kitaplarını parasızlıktan alamayan, vs. kendilerine en alt sosyal katmada yer bulabilmiş garibanlar.
    Yapılan ‘duble yollar’ bu insanlara dünyanın kapılarını açtı. Yolların nispeten düşük standartlı olması bu adamların umurunda değil çünkü AKP öncesinde bu yollar zaten yoktu, adamlar diz boyu çamurun içinde debeleniyorlardı. Daha önce yol nedir bilmiyorlardı ki şimdiki yolların standardı düşük mü, yüksek mi onu bilsinler.
    Sunulan sağlık hizmetleri, bu guruptaki insanların zihnindeki ‘doktora ulaşamamak yüzünden sakat kalmak veya ölmek kadersizliği’ kabusunu tümden ortadan kaldırdı. Hele, örnek olmak üzere kurgulanmış, tek tük birkaç uygulamayla sınırlı da olsa 112’den telefonla çağırılan bedava ambulansın köye/kasabaya kadar gelip hastayı alması, kulaktan kulağa aktarılan bir yarı efsanenin doğmasına yol açtı. Yeşil Kart uygulamasında işin suyunun çıkması, o kartların %80’den fazlasının geri toplanması, sağlık politikasındaki destursuz adımların özellikle tıp eğitimini çıkmaza sokup, dünyada genel kaliteyi hakkıyla tutturabildiğimiz çok ender alanlardan biri olan dalda geri düşmeye başlamamız ve benzeri ‘yaşamsal ayrıntılar’ bedava sağlık hizmeti almaya başlayan bu insanların umurunda bile değil. Nasıl olsun ki, bunlar birer birer anlatılsa bile eğitim ve bilinç düzyleri bunu anlamaya yeterli değil.
    ‘Tayyipçilerin’ gözüyle bakınca, bu adam geldi o insanların hayatı değişti. Bu gurubun ezici çoğunluğunun, ortada yargıya götürülmesi gereken bir şeylerin döndüğünden haberleri bile yok.
    ‘Erdoğanistler’ ise ne olup bittiğini pekala bilen ama kurulan bu yeni düzenden maddi/manevi çıkar sağladıkları için olayların örtbas edilmesini kendi varlıklarının sürmesi için vazgeçilmez sayan medya, yoğunlukla inşaat/iç-dış ticaret eksenli iş dünyası, finans vb. kesimlerden oluşuyor.
    Sayıları onmilyonlarla ifade edilmesi gereken ‘Tayyipçilerin’ olan bitenden haberdar olmamaları için canlarını dişlerine takarak çalışan ‘Erdoğanistler’ sayıca çok değiller ama ellerindeki güç ve beceri birikimi, kendilerine biçilen misyonu yerine getirmelerine yetiyor.
    Hiç kuşkusuz çok zor bir iş ama dürüstlüklerinden asla kuşku duyulmaması gereken, asırlar boyu adamdan sayılmamış olmaktan başka da bir kusurları(?) olmayan ‘Tayyipçilere’ ulaşmanın yollarını aramak tek çare gibi duruyor.
    Bu günden tezi yok kavgayı, gürültüyü bırakıp bu konuya akıl yormaya başlamak gerek.

    • Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan hesabına dönüyor bu iş.
      Aslında ilk yapılması gereken toplumsal değerlerin analizi.

      ““Bu adamı yargıya götüremeyip, evrensel hukuk ve ahlak kurallarını işletmeyenler de bu ülkenin vatandaşı.”
      olarak ifadesini bulan görüş, kendi bakış açısından haklı. Ancak unutmamak gerek ki bu ülkede çok farklı bakış açıları var.”
      derken, tabii ki farklı bakış açıları var. Ama bu işin “olmazsa olmaz” ı nedir?

      Yukarıdaki yorumda yazılanlar sosyal hakların dağıtımı konusunda bundan zamanında yeteri kadar pay alamamış topluluğun isyanı ön planda.

      Halbuki makalede en ön planda ‘ahlak ve evrensel hukuk kuralları’ öne sürülmüş.

      Hangisi daha öncelikli? Ahlak ve vicdan her zaman toplumla ilişkilendirilmeyen, ve her insanın kendinde olan, ayrıca din ile de verilmeye, pekiştirilmeye çalışılan bir olgu.

      Bence herşeyin temelinde bu olmalı. Ahlak ve evrensel hukukun olmadığı bir ortamda ne duble yollardan, ne sağlık hizmetlerinden bahsedilebilir.

      Nasıl büyük devletler teroristlerle resmen masaya oturmazlar, “önce silahını bırak öyle gel” derler, onun gibi herşeyin bir başlangıç noktası olmalıdır.
      Bu nokta olmayınca kaotik bir ortam olur ve tartışmalar ömür boyu sürer, sonuç alınamaz.
      Bir yandan rüşvet (yani halka verilen makarna vs) devam ederse, bunun karşısında temiz olarak rekabet etmenin hiçbir şansı kalmaz. Ya herkes aynı kötü yola baş vuracak, yahut ta “yetti gari” denip her türlü rüşvet, yolsuzluk ve çarpıtmanın önüne geçilecek ve öyle yarışılacak.

      Kolay yola, kötü yola, rüşvete alışmış bir toplumda işleri doğru olarak yapmanın imkanı yoktur. Tek çare, önce toplumun bu rüsveti almasının önüne geçmektir.

      Toplum, yapılan işin kanunsuz, ahlaksız olduğunu bal gibi biliyor, işine gelmediği için görmezden geliyor.
      Yukarıdaki yorumda anlatılan çamur içindeki yollar, hastasını hastaneye ulaştıramayan insanlar Anadolu’nun uzak köylerinde var tabii. Ama nüfusu milyonlarla ölçülen Ataşehir, Gündoğan, Gültepe gibi İstanbul semtlerinde böyle bir sorun yok.

      Onun için ilk önce ahlak ve evrensel hukuk kurallarına uyulup, bu işi iktidar uğruna saptıranlar yargılanıp, temiz bir toplum yaratmak üzere işe başlamak lazım.

      Bunun için de, hukuku uygulayan adalet insanlarının ve kolluk kuvvetlerinin doğru yönlendirilmesiyle işe başlanabilir.