Büyük Nutuk

0

NUTUK Hakkında Kısa Bilgi

Nutuk yeni Türkiye devletinin yazılan ilk tarihidir. Yazarı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Yaptığı tarihi gelecekteki Türk insanına tanıtabilmek amacıyla bu kitabı kaleme almıştır.

Nutuk: Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet Halk Partisinin 15-20 Ekim tarihleri arasında Ankara da toplanan İkinci Kongresinde okunmuştur. Konuşma otuz altı buçuk saat sürmüştür.

Nutuk 1919’dan başlayarak 1927 ye kadar olan tarih dilimini incelemektedir. Bu dönem üç bölümde ele alınmıştır.

1. Kuva-i Milliye (Ulusal güçler) Dönemi:

Nutukta yeni Türkiye Devletinin kuruluşu anlatılmaktadır. Yeni Türk devletinin kurulmasındaki maksat da şu şekilde açıklanmıştır: Türk ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu da tam bağımsız olmakla sağlanabilir. “Ne kadar zengin olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan ileriye gidemez.” demiştir ve Mustafa Kemal Atatürk şu sözleri söylemiştir “Türkün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksektir. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.” Diyerek kurtuluş isteyenlerin parolasının “Ya bağımsızlık ya ölüm olduğunu “ söylemiştir.

Burada devlet kurmanın zorlukları görülmektedir. Atatürk Samsun’a çıktığı anda ülkenin genel durumu; Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu topluluk savaşta yenilmiş Osmanlı Ordusu zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes imzalanmış, ulus yorgun ve bitkin bir durumda, ulusu ve ülkeyi savaşa sürükleyenler yurttan kaçmış, padişah ve halife soysuzlaşmış, kendini ve tahtını koruyacak alçakça önlemler araştırmakta, hükümet yüzsüz, onursuz, korkak, ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta, yurdun dört bir yanındaki topluluklar devletin bir an önce çökmesine çaba harcıyorlardı. Bu şekilde açıkladıktan sonra ulus egemenliğine dayanan kayıtsız şartsız yeni bir devleti kurmak için izlediği politikayı, karşılaştığı güçlükleri bunalımları ve çatışmaları anlatmaktadır. Bu haliyle Nutuk, sömürgeci devletlerin altında yaşayan uluslara kurtuluş yolunu gösteren bir yapıt özelliği taşımaktadır.

2. Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi:

Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de açılmış ve o günden sonra tüm askeri ve sivil makamların ulusun başvuracağı en yüce katın Meclis olacağını halkına bildirmiş ve Meclis, Mustafa Kemal Atatürk’ün açık ve gizli oturumlardaki bir iki gün süren açıklamaları ve konuşmalarından sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı seçmiştir.

3. Cumhuriyet Dönemi :

Atatürk, İsmet Paşa ile birlikte bir yasa tasarısı hazırladı. Bu tasarıdaki 20 Ocak 1921 tarihli anayasanın devlet biçimini saptar maddelerini değiştirerek birinci maddenin sonuna “Türkiye Devletinin Hükümet biçimi Cumhuriyettir” cümlesini ekleyerek maddeyi değiştirmiştir ve yapılan Meclis toplantısında Anayasanın Değiştirilmesi ile ilgili maddenin görüşülmesi kabul edildi. Toplantı sonunda yasa birçok milletvekilinin “Yaşasın Cumhuriyet” söylemleri ile kabul edildi ve böylece 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiş oldu. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Oylamada Mustafa Kemal Atatürk toplantıya katılan yüz elli sekiz kişinin tümünün oylarını alarak Cumhurbaşkanı seçildi.

Nutuk sömürge ulusların bağımsızlıklarını kazanmaya yardımcı olacak bir program niteliğindedir. Bu eser okunduğunda Türk kurtuluş savaşının bir askeri savaş olduğu kadar bir düşünce savaşı da olduğu görülmektedir.

Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk’ün halkına verdiği bir hesap pusulasıdır. Çünkü ulusal kurtuluş savaşı boyunca o halkıyla birlikte olmuştu ve halkına “Hayat demek savaş ve çarpışma demektir. Hayatta başarı yüzde yüz savaşta, başarı kazanmakla elde edilebilir. Bu da manevi ve maddi güce dayanır. İnsanların uğraştığı tüm sorunlar, karşılaştığı tüm tehlikeler, elde ettiği başarılar toplumca yapılan genel savaşın dalgaları içinde doğar.” Sözlerini söylemiş ve halkından can istemiş, halk seve seve vermiş, mal istemiş, halk seve seve vermiştir. Bunlar nerede, nasıl, niçin, harcanmış ? Nutuk halkın kafasındaki bu sorulara da açıklık getirmiştir.
Türk halkından alınan canın ve malın ülkenin işgalinden, ulusun kölelikten kurtularak onurlu, bağımsız, çağdaş bir devlet ve toplum olarak yaşaması için harcandığını belgeleriyle açıklamaktadır. Atatürk bu eserinde, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalışmış ve Türk gençliğine bıraktığı kutsal armağanı şu sözlerle noktalamıştır;“ Bu uzun ve ayrıntılı sözlerim tarihe mal olmuş bir devrin öyküsüdür, burada ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtmiş isem kendimi mutlu sayacağım” demiş. Nutuk, yeni Türkiye devletinin nasıl kurulduğunu merak eden tüm insanlarımızın okuması gereken bir başucu eseridir. Bundan dolayı siyasi yaşantımızda olduğu kadar, devlet felsefesinde de kullandığımız en baş eserdir.

 

nutukorijinal

NUTUK’u İNDİR


Atatürk’ün Nutku’nu Latin harfleri ve günümüz Türkçesi ile görüntülemek veya indirmek için buraya tıklayınız

 

Buradaki özet, Tahsin Melan’ın hazırladığı, Bedi Yazıcı’nın derlediği Nutukhttp://www.nutuk.dilimiz.com sitesinden alınmıştır.  Bu büyük çalışma için kendilerini kutlarız.

NUTUK’ta Kısa Bir Gezinti

Büyük önder; “Samsun’a çıktığım gün genel durum ve görünüş” başlığı altında şu önemli saptamaları yapıyor.

1919 yılı Mayıs’ının 19’ncu günü Samsun’a çıktım. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu topluluk, Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve Yurdu Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyenler, kendini ve yanlız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça yollar araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet, güçsüz, onursuz, korkak, yanlız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecek herhangi bir duruma razı.

 

ULUSAL VARLIĞA DÜŞMAN KURULUŞLAR

Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinde İstanbul’dan yönetilen Kürt Teali Cemiyeti yabancı devletlerin koruyuculuğunda bir Kürt Hükümeti kurmak isterken, Yine İstanbul’dan yöneltilen Teali İslam Cemiyeti (İslam Yükseltme Derneği) Konya ve çevresinde örgütlenmeye çalışıyordu. İngiliz Muhipler Derneği (İngiliz Dostları Derneği) adından da  anlaşılacağı gibi İngilizleri sevenler değil bizzat kendi kişisel çıkarlarını sevenlerdi. Rahip Frew (FRU)’nun başkanlığını yaptığı bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı Vahdettin, Dahiliye Nazırı Ali Kemal ve Sait Molla bulunuyordu. Derneğin açık yönü İngiliz desteğini sağlama, gizli yönü ise ulusal bilinci işlemez kılarak yabancı devletlerin işe karışmalarını kolaylaştırmaktı. (Atatürk, nutkun bu kısmında Sait Molla’nın ihanet kokan bir mektubunu örnek olarak sunmuştur.)

 

ORDUMUZUN DURUMU

Birinci Dünya Savaşı’na girmeden önce 38 tümenden ibaret olan ordu. Kasım 1914’te 40, 1915 yılında 51, 1916 yılında 56 tümene yükselmişti. Ağır savaş kayıpları orduyu eritmiş, bu nedenle yeni düzenlemelere gidilmişti. 1917 yılında 48 tümene inen tüm ordu mevcudu, savaş bittiğinde elde zayıf kadrolu 20 tümenden ibaretti. Savaş boyunca 2.850.000 kişi silah altına alınmıştı.

Birçok cephede dört yıl boyunca sürdürülen savaş büyük bir bozgunla sonuçlanmış, yenilgi kabul edilerek 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanmıştır. Bu antlaşmaya dayanarak İngiltere, Fransa ve İtalya yer yer Anadolu’yu işgale başlamışlardır. Elde dokuz kolordu ve bu kolordulara bağlı 20 tümen vardır. Ordunun elinde kalan silahlar ise aşağıdaki gibidir.

Mustafa Kemal, mevcut durumu değerlendirirken “Ordunun adı var kendi yok bir durumda” diye nitelemektedir.

 

DÜŞÜNÜLEN KURTULUŞ YOLLARI

Şimdi Efendiler, izin verirseniz size bir soru sorayım: Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için, akla nasıl bir karar gelebilirdi? Birincisi, İngiltere’nin koruyuculuğunu istemek. Bu iki türlü karar sahipleri, Osmanlı Devleti’nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir Osmanlı ülkesinin çeşitli devletler arasında paylaşılmasındansa, bütün halinde bir devletin korumasında bulundurmayı yeğleyenlerdir. Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yolları ile ilgilidir. Örneğin, bazı bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devletlerinden kopartılacağı görüşüne karşı, ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor, bazı bölgeler de, Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı Ülkesi’nin paylaşılacağına olup bitti gözü ile bakarak kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Benim kararım: Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulus egemenliğine dayanan, bağsız ve koşulsuz, bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak.

Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şu idi. Temel ilke, Türk Ulusu’nun kişilikli ve onurlu bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam Bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne değin zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan kendini kurtaramaz. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten, bu aşağılık duruma düşmemiş olanların isteyerek başlarına yabancı getirmeleri hiç düşünülemez. Bu şartlar altında Osmanlı soyunu ve egemenliği sürdürmeye çalışmak elbetteki Türk Ulusu’na  karşı en büyük kötülüğü yapmaktı. Saltanat sürdükçe bağımsızlık güvenli sayılmazdı. Halifeliğe gelince bunun bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında, gülünç sayılmaktan başka bir durumu kalmış mıydı? Oysa Türk’ün onuru, özgüveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyle ise ya bağımsızlık ya ölüm.

 

UYGULAMAYI EVRELERE AYIRMAK VE ADIM ADIM İLERLEYEREK AMACA VARMAK

Başarı için kestirme ve güvenilir yol her evreyi vakti geldikçe uygulamaktı. (Mustafa Kemal burada çok önemli bir saptama yapmaktadır. “Ulusal savaşa birlikte başlayan yolculardan kimileri, ulusal hayatın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet yasalarına kadar uzayan gelişmelerinde, kendi düşünme ve ruh yeteneklerini kavrama sınırı bittikçe, bana direnmeye ve karşı çıkmaya başlamışlardır. Mustafa Kemal, Anadolu’ya ayak bastığı 19 Mayıs 1919’dan sonra yaklaşık bir ay geçmiştir. Bu süre içinde ordu birlikleri ile gereken temaslar kurulmuş, ulus elden geldiği ölçüde aydınlatılmıştır. Durumu bir komutan kimliği ile yönetmek olanaklı değildir. Mücadelenin kişisel olmaktan çıkarılıp, tüm ulusun birlikteliğini simgeler bir kurul adına yapılması zorunludur. 21 Haziran 1919 günü yaverim Cevat Abbas Bey’e 10 Temmuz’da bir kongre toplanacağını daha sonra da Anadolu’nun en güvenilir yeri olan Sivas’ta genel bir kongre yapılacağının duyurulmasını bildirdim. Bu duyurudan beklenen ana gaye Anadolu ve Rumeli Ulusal örgütlerinin birleştirilmesidir.

 

AMASYA GENELGESİ

Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir. İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirmemektedir. Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır. Ulusun haklarını tüm dünyaya duyurmak için her türlü etki ve denetimden kurtulmuş bir kurulun varlığı zorunludur. Anadolu’nun en güvenilir yeri olan Sivas’ta, ulusal bir kongrenin tez elden toplanması kararlaştırılmıştır. Bunun için tüm illerin her sancağından halkın güvenini kazanmış üç delegenin olabildiğince çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir. Her olasılığa karşı bu iş, ulusal bir sır gibi tutulmalı ve delegeler gereken yere kimliklerini gizliyerek gelmelidirler. Doğu illeri adına 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır.

 

ERZURUM KONGRESİ

23 Temmuz 1919 günü gösterişsiz bir okulda açılan ve 14 gün süren kongreye tüzük gereğince bir Temsilciler Kurulu seçilmiş ve dernekler yasasına göre Erzurum Valiliğine üyelerin adları bildirilmiştir. Mustafa Kemal bu üyelerden, İzzet, Servet, Hacı Musa ve Sadullah Efendi’nin toplantılara hiç katılmadıklarını vurgular. Erzurum kongresinde Mustafa Kemal’in sıkıntıları vardır. Şöyle der büyük asker ve devlet adamı:

“Tarih inkar edilmez bir şekilde kanıtlamıştır ki büyük işlerde başarı için yetenekli bir önder gereklidir. Ulus, ülke siyasi ve ordu yöneticiliğinde hiç bulunmamış gelişigüzel kişilerden, örneğin, Erzincanlı bir Nakşi Şeyhi, Mutki’li bir aşiret başkanı gibi zavallılardan ulusu kurtaracağız dediğimiz zaman, ulusu ve kendimizi aldatmış olmak gibi bir yanılgıya düşmeyecek miydik?

Büyük Önder’in o zaman yapmış olduğu bu tespitler yakın zaman dilimi içinde yaşadığımız gelişmelerin ışığı altında bir kere daha değerlendirmeyi bütün AVCI kardeşlerimizin engin sağduyularına havale ediyorum.

Buna rağmen, / İstanbul’da birçok hanımlar, beyler, paşalar, / Türk halkından kesmişlerdi umudu / Yağdırıldı telgraflar Erzurum’a: / “Amerikan mandası altına girelim” diye. / İstiklal, diyorlardı, şayanı arzu tercihtir, amma / Bugün bu diyorlardı mümkün değil, / Birkaç vilayet diyorlardı, kalacak elde / Şu halde diyorlardı, şu halde, / Memaliki Osmaniye’nin cümlesine şamil / Amerikan mandeterliğini talep etmeği / Memleketimiz için en nafi bir şekil kabul ediyoruz. (4)

30 Temmuz 1919’da Milli Savunma Bakanlığı’ndan 15. Kolordu Komutanlığına şöyle bir buyruk gelir. “Mustafa Kemal ile Rafet Bey’in hükümet kararlarına aykırı hareket etmelerinden dolayı hemen yakalanarak İstanbul’a gönderilmeleri Bab-I Ali’ce uygun görülüp ilgili görevlilere gerekli buyruklar verildiğinden, kolorduca ciddi yardımlarda bulunulması ve sonuçtan bilgi verilmesi rica olunur.” İstanbul Hükümeti böyle düşüne dursun kongre kararını, vermişti bile.

Erzurum’da 14 gün sürdü Kongre:

Orda mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden

O ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.

Orda, bir Şurayı Milliden bahsedildi

İrade-I Milliye’ye müstenit bir şurayı milli’den

Buna rağmen,

Asi gelmeyelim” diyenler vardı, “makamı hilafet ve saltanata

Hatta casuslar vardı içerde.

Buna rağmen

Bütün aksamı “vatan bir küldür” denildi

Kabul olunmaz” denildi, “Manda ve Himaye

(5) Nazım Hikmet

Şimdi amaç Sivas’ta toplanacak kongreye her yerden delege seçtirmek ve onların Sivas’a gelmelerini temin etmektir. Kongrenin toplanmasına mani olmak için çeşitli söylentiler yayılmaktadır kulaktan kulağa. Eğer kongre toplanırsa Fransızlar’ın Sivas’ı işgal edecekleri söylenmektedir.

 

SİVAS KONGRESİ

4 Eylül 1919 Perşembe günü öğleden sonra toplanan kongrenin ilk 3. günü yazışmalarla geçmiştir. Dördüncü gün Erzurum Kongresi Tüzüğünü görüşerek derneğin adını Anadolu ve Rumeli Müdafaa-I Hukuk Cemiyeti’ne çevirmiştir. Kongrenin 8.gününde ise Amerikan mandası yeniden tartışılmaya başlanmıştır.

Ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler.

Ve İstanbul’dan gelen bazı zevat, sapsarı yılgınlıklarıyla beraber

Ve ihanetleriyle birlikte bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.

Ve Erzurumlulardan ve Sivaslılardan ve Türk Milletinden çok

İşbu Mister Browne’a güveniyorlardı.

Bu zevata: “İstiklalimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler” denildi.

Fakat ayak dirediler efendiler:

Mandanın, İstiklali ihlal etmeyeceği muhakak iken,” dediler

Herhalde bir müzaharete mühtacız diyorum,” dediler

Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.

Sivas, mandayı kabul etmedi fakat,

Hey gidi deli gönlüm,” dedi

Akıllı, umutlu,sabırlı, deli gönlüm “Ya istiklal ya ölüm” dedi

(6)Nazım Hikmet

Amerikan Hükümeti ülkemizde ve Kafkasya’da incelemeler yapmak üzere General Harbord’un başkanlığında bir heyet göndermişti. Generale Milli mücadelenin amacı üzerine geniş bir açıklamada bulundum. Generalin bazı beklenmedik soruları ile karşılaştım. Örneğin; “Ulus düşünülebilen her türlü girişimde bulunduktan sonra başarı elde edemezse ne yapacaksın?” gibi.

Şöyle karşılık verdim: “Bir ulus, varlığını ve bağımsızlığını korumayı düşünülebilen girişim ve özveriyi yaptıktan sonra başarılı olabilir. Ya başaramazsak” demek, o ulusu ölmüş saymak demektir. Öyle ise yaşadıkça ve özverili girişimlerini sürdürdükçe başarısızlık sözkonusu olamaz.”

Ateşi ve ihaneti gördük.

Ve kanlı bankerler pazarında

Memleketi Aman’a satanlar,

Yan gelip ölülerin üzerine yatanlar, düştüler can kaygusuna

Ve kurtulmak için başlarını halkın gazabından

Karanlığa karışıp basıp gittiler. Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet

En azılı düvellerle dövüşüyordu fakat, Dövüşüyordu, köle olmamak için iki kat,

İki kat soyulmamak için.

(7) Nazım Hikmet

Sivas kongresi sonunda “Meclis-I Mebusan’ın İstanbul’da toplanması  Heyeti Temsileye’nin ise Anadolu’da kalması kararlaştırılmıştır.” Günlerden perşembe, tarih ise 18 Aralık 1919’dur. Sabah saat 9’da karargah olan Mekteb-i Sultani’nin önünden Sivas’tan Ankara’ya üstü açık bir arabayla hareket eden Mustafa Kemal’i zor günler beklemektedir. Hava soğuk ve kar yağmaktadır. (8)

Meclis-i Mebusan’ın İstanbul’da toplandığı 12 Ocak 1920 tarihine kadar Anadolu’nun pek çok yerinde isyan ve ayaklanmalar yaşanmaktadır. Mustafa Kemal mevcut durumu “Ulus korkunç günler yaşıyordu” diye belirtmektedir.

 

İSTANBUL’UN İŞGALİ

9 Mart 1920 de Türk Ocağı binasını işgal eden İngilizler 16 Mart’ta da Şehzadebaşı’ndaki Muzıka karakolunu basarlar. İstanbul artık fiilen işgal edilmiştir.

OLAĞANÜSTÜ BİR MECLİSİN ANKARA’DA TOPLANMASI

19 Mart 1920’de illere, bağımsız sancaklara ve kolordu komutanlıklarına  Mustafa Kemal tarafından gönderilen bildiride; Ankara’da olağanüstü yetkili bir meclis toplanacaktır denilmiş ve 23 Nisan 1920 tarihli ilk toplantıda, başkanlığına Mustafa Kemal seçilmiştir.

 

İÇ AYAKLANMALAR

1919 yılında başlayan iç ayaklanmalar hızla yayılmaktadır. Ayaklanma dalgaları Ankara’da karagahımızın duvarlarına kadar gelmiştir. Anadolu’nun önemli bölgeleri –İzmir’den sonra– Yunan Ordusu tarafından işgal edilmeye başlanmıştır. Yeşil Ordu’nun kurulması ile başlayan iç çekişmeler süreç içinde Çerkez Ethem ve Tevfik kardeşlerinin isyanına kadar gelişen olaylar başlı başına bir sunu konusu olduğunu düşünüyoruz. Özde dış düşmanla savaşmanın yanı sıra iç düşmanlarla da savaşılmış olduğu tarihin tartışılmaz gerçeklerinden biridir diyebiliriz.

 

BİRİNCİ VE İKİNCİ İNÖNÜ ZAFERLERİ

6 Ocak 1921’de Gediz’de Yunan Ordusu’na karşı kazanılan savaş, devrim tarihimizde düzenli ordunun kazanmış olduğu ilk savaştır. 23 Mart 1921 deYunan Ordusu’nun ikinci ilerleme hareketi yine düzenli ordu tarafından durdurulmuş 1 Nisan 1921 gecesi mutlak zafer kazanılmıştır. Bu da tarihimize 2. İnönü Zaferi adıyla geçmiştir.

 

MECLİSTE BELİRLENMEYE BAŞLAYAN SİYASAL GRUPLAR

Süreç içinde Mecliste birlikte yapılması gereken çalışmalarda güçlükler doğmaya başlamış dolayısı ile çalışmaların düzenli olabilmesi için örgütlen kurulmaya başlanmıştı. Örneğin; Tesanüt grubu / İstiklal grubu / Müdafaa-i Hukuk Zümresi / Islahat grubu gibi.

Grupların birbiri ile yarışmaya kalkışmalarının yeni bir kargaşa ortamı yaratmaktan başka bir çıkar sağlamadığını gördüm. İşe el koyarak ANADOLU VE RUMELİ MÜDAFAA-İ HUKUK GRUBU adında yeni bir grup kurarak tüm grupların ve Meclis üyelerinin çoğunluğunu temel iki ilke üzerinde birlikteliğini sağladım. Grubun başkanlığını da üzerime aldım. Kazım Karabekir Paşa benim başkan olmamı hoş karşılamadı. Ankara’da bulunan İzzet ve Salih Paşalar Ankara’ya ısınamadılar. İstanbul’a ailelerinin yanlarına gitmeyi sürekli rica ettiler. İstanbul Hükümetinde yer alıp bizi tedirgin edeceklerini düşündüğüm için kendilerinden “namusları üzerine yazılı söz istedim.” Bu isteğimi yerine getirdiler.

İstanbul’a dönen İzzet ve Salih Paşalar hükümetteki görevden çekilmelerine rağmen daha sonra yeniden görev aldılar. Dışişleri Bakanlığı’na atanan İzzet Paşa, bize bir süre sonra birtakım öğütler veriyordu. Ahmet İzzet Paşa, ekmeği ile yetiştiği Türk Ulusu’nun içinde kalarak ona hizmet etmek yerine Vahdettin’in hizmetinde olmayı yeğlemişti. Saygıdeğer ulusuma öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek başının üstüne çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten hiçbir zaman geri kalmasın.

 

SAKARYA MEYDAN SAVAŞI

İkinci İnönü Savaşı’ndan üç ay sonra 10 Temmuz 1921 Yunan Ordusu yeniden saldırıya geçti. 4 Ağustos 1921’de Meclis Başkanlığı’na bir önerge vererek başkomutanlığı üzerime alabileceğimi belirttim. Tartışmalardan sonra bu isteğim kabul edildi. Bunun üzerine 8 Ağustos 1921’de Ulusal Vergi Buyruğu yayınladım (Tekalifi Milliye Emirleri)

Savaş için gereken hazırlıklar yapıldı. 23 Ağustos 1921’de başlayan Yunan saldırısı 13 Eylül 1921’de tamamen kırıldı. Sakarya ırmağının doğusunda düşmandan iz kalmadı.

Bu savaştan sonra Fransızlarla Ankara Antlaşması’nı imzaladık. Bu antlaşma ile ulusal isteklerimizi batılı devletlerden biri onaylamış oldu.

 

MECLİSTE İKİNCİ GRUP ADIYLA BİR MUHALEFET GRUBUNUN OLUŞMASI

Sakarya Zaferi’nden üç dört ay sonra muhalefet kendini göstermeye başladı. Malta tutuklularının Ankara’ya gelmesinden sonra muhalefet daha da yoğunlaştı. Rauf Bey, kara Vasıf Bey izlenen politikları sorgulamak istediler. Buna izin vermedim. Rauf ve rafet Beyler bakanlıktan istifa ettiler. Ordumuzun Sakarya Savaş’ından sonra saldırıya geçmemesini eleştirerek ordunun gücünün kalmadığı düşüncesini ortaya attılar. Bu kötü propoganda Ankara’dan çıkarak ordu birliklerine  kadar uzandı. Başkomutanlık yasası üç kere uzatıldı. Üçüncü uzatılışta ben rahatsızlığım dolayısıyla mecliste yoktum. Muhalefete mensup milletvekilleri benim Başkomutanlıkta kalmamı istememişler. 8 Temmuz 1922’de bakanların ve Bakanlar Kurulu Başkanı’nın seçimini gizli oyla yaparak, Bakanlar Kurulu Başkanlığı’na Rauf Bey’i seçtiler. Muhalefetin ordu aleyhine yürüttüğü çalışmalar sürüyordu. Ordunun saldırı gücünün kalmadığını söyleyerek sorunun politik yolla çözülmesinin zorunlu olduğunu söylüyorlardı.

 

SALDIRIYA GEÇME KARARI 

Ordumuzun eksiklikleri tamamlanmak üzereydi. Bakanlar kurulu ile gizli bir toplantı yaptık. İç dış ve askeri durumları görüştük. Saldırı düşüncemizi bakanlar kuruluna açıkladık. Onlar da onayladı. 26 Ağustos 1922 sabahı düşmana saldırmak üzere cephe komutanlarına emir verdim.

 

-Yüzbaşı sordu:

-Saat kaç?

-Beş

 

98956 tüfek

ve

Şöför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden

Yedibuçukluk şnayderlere, onbeşlik obüslere kadar,

Bütün aletleriyle ve vatan uğruna da

Yani toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle

Birinci ve ikinci Ordular

Baskına hazırdılar

Alaca karanlıkta bir çınar dibinde,

Beygirin yanında duran

Sarkık, siyah bıyıklı süvari

Kısa çizmeleriyle atladı atına

Nurettin Eşfak baktı saatine

-Beş otuz…

Ve başladı topçu ateşiyle

Ve fecirle birlikte büyük taarruz…

(9) Nazım Hikmet

 

 

30 Ağustos 1922’de yaptığımız Başkomutan Savaşı ile düşmanın ana gücünü yok ettik. Yunan Başkomutanı Trikopis’i de esir aldık. Elde ettiğimiz başarıları resmi duyurularla çok önemsiz eylemler gibi gösterdik. Amacımız durumu tümüyle dünyadan gizlemekti. 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes anlaşması imzalandı.

 

PADİŞAHLIĞIN KALDIRILMASI

1 Kasım 1922’de İslam ve Türk Tarihinden aldığım örneklerle halifeliğin padişahlıktan ayrılabileceğini anlattım. Bu konudaki önergeler Anayasa, Din İşleri ve Adalet Komisyonları’na verildi. Bu komisyonların bizim güttüğümüz amaca göre sorunu çözmeleri zordu. Onlara; Söz konusu olan ulusa, saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun zaten gerçekleşmiş bir olayı, yasa ile saptamaktan başka birşey değildir. Bu ne olursa olsun yapılacaktır.burada toplananlar, Meclis, herkes sorunu doğal bulursa sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama bir takım kafalar kesilecektir. Bu açıklamalarımdan sonra Hoca Mustafa Efendi: “Bağışlayınız efendim. Biz sorunu başka bakımdan ele almıştık; açıklamalarınızla aydınlandık.” dedi ve sorun çözüme bağlandı. 17 Kasım 1922 günü bana iletilen resmi telgrafın ilk cümlesi şu idi.”Vahdeddin Efendi bu gece saraydan kaçmıştır.

 

 

SEÇİLME HAKKIMI ELİMDEN ALMAK İSTEDİLER

Üç milletvekili seçim yasasında bir değişiklik yapılması hususunda önerge hazırlamışlar. Önergeye göre Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilebilmek için Türkiye’nin sınırları içinde yerel halktan biri olmak veya kendi seçim bölgesine yerleşmiş olmak gerekiyordu. Göçmen olanlar bir yere yerleştikten sonra aradan 5 yıl geçmedikçe milletvekili seçilemeyecekti.

Benim doğum yerim bugünkü sınırların dışında kalmıştı. Herhangi bir seçim bölgesinde de 5 yıl oturmadım. Bu nedenle bu önerinin beni ilgilendirdiğini belirterek söz istedim.

“Doğum yerim ulusal sınırların dışında kalmış ise, bunu ben istemiş değilim. Bunda hiçbir suçum yoktur. Eğer düşmanlar amaçlarına ulaşmış olsalardı, bu tasarıya imza koyan bayların yerleri de sınır dışında kalabilirdi . beş yıl bir seçim bölgesinde oturamamış isem o da yurt uğruna yaptığım ödevler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği niteliği kazanmaya çalışsaydm, Arıburnu Anafartalar, savunmasının yapmamam gerekirdi. Eğer bir yerde, 5 yıl oturmak zorunda bulunsaydım, benim Bitlis’i ve Muş’u aldıktan sonra Diyarbakır’a doğru gitmeseydi, bugün “ulusal sınır” dediğimiz sınırı çizmemem gerekirdi. Ben sanıyordum ki bu çalışmalarımdan dolayı ulusumun sevgisini kazandım. Yurttaşlık haklarından yoksun bırakılacağım hiç aklıma gelmezdi. Dış düşmanlar canıma kıyarak beni yurdumdaki  işimden ayırmaya çalışacaklar. Ama hiçbir zaman düşünüp düşleyemezdim ki, yüce mecliste iki üç kişi bile olsa aynı düşüncede bulunabilsin. Bu baylar gerçekten seçim bölgeleri halkının düşünce ve duyglarını mı yansıtıyorlar? Ulus da kendileri gibi mi düşünüyor? Beni yurttaşlık hakkından yoksun etmek yetkisi bu baylara neden verilmiştir. Bu kürsüden bu  bayların seçim bölgeleri halkına ve tüm ulusuma soruyorum ve karşılık istiyorum.

Bu sözlerim, yayın organları aracılığı ile yurda dağıldı. Ulus, konuşmamı ve karşılığını istediğim soruyu öğrendi. Her taraftan seçmenler ve halk, hemen Meclis Başkanlığı’na protesto yazıları yağdırdılar. Yasa tasarısına imza atan milletvekillerini kınadılar.

 

LOZAN KONFERANSI

Tarihimizin dönüm noktalarından biri olan Lozan Konferansı 8 ay süren çalışmalardan sonra 24 Temmuz 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde onaylandı. Lozan Barış Antlaşması ile tamamlandığı sanılan büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zaferdir.

 

HALİFELİĞİN KALDIRILMASI

Mustafa Kemal, halifeliğin etkinliğinin arttırılmasını talep eden Sünni Müslümanların sayısında artış olduğunu fark ettiği anda, bir basın konferansı düzenleyerek sesini daha geniş kesimlere duyurma yolunu seçti. Halifeliğin geleceği ile ilgili sorusuna gazetecilerin büyük bir kısmından olumlu yanıt alınca onlara kendi görüşlerini şöyle açıkladı.

Öne sürdüğünüz görüşlerin hepsi yanlış. Halifelik kaldırılmalıdır. Ama görüyorum ki, bu konuda hala bazı zorluklar ve kuşkular vardır. Halifeliğin lağvedilmesi kaçınılmazdır. Çünkü saltanat artık sözkonusu olmadığı halde eski geleneklerin anılardan silinmediği apaçık ortadadır. Eğer Osmanlı hanedanı hala halife adına aynı rolü sürdürmeye devam etseydi, şu anda en fazla ihtiyaç dulduğumuz şey olan vatanın huzuru, iki rakip güç tarafından bozulacaktı.” Türkiye dışında üç yüz milyon müslümanın da gözönünde bulundurulması ve halifelik makamının Türkiye’ye ayrı bir saygınlık ve şeref kazandırması yolundaki görüşleri ise kısa bir tarihi ara söz ile yanıtladı:

Üç yüz milyon Müslümanın yalnızca moral nedenlerle Halifeye bağlı oldukları iddiası hayal ürünüdür. Hintli Müslümanların 1. Dünya Savaşı sırasında düşmanların (İngilizlerin) yanında bize karşı savaştıklarını görmedik mi? Halife, o savaşı mukkaddes olarak ilan edip, tüm müslümanları bize yardım etmeye çağırmadı mı? Halifenin politikamızı güçlendireceği görüşüne gelince, Balkanlar’da ve Dünya Savaşı’nda bunun tam aksini yaşamadık mı? Tüm müslümanların özgürlük çabalarını yürekten selamlıyoruz ama özgürlüklerini halife sayesinde değil, kendi bağırlarından kurban vererek elde edeceklerine de inanıyoruz. Kendi imkanlarımızı kendi vatanımız için kullanmak zorundayız, macera ve fanteziler için harcayacak gücümüz yoktur. (10)

2 Mart 1924 günü parti grubunu toplayan Mustafa Kemal tüm medreseleri Milli Eğitim Bakanlığı’na bağladı. Halife görevinden çıkarılarak halifelik makamı kaldırıldı. Halife ve Osmanoğulları soyundan olanların Türkiye Cumhuriyeti ülkesinde oturma hakkı süresiz olarak yasaklandı. Mustafa Kemal; “Bazı kişiler bu kararlar alındıktan sonra halifelik görevini üzerime almamı önerdiler. Bu gibilere hemen olumsuz cevabımı verdim” demiştir.

26 Ekim 1924’te 1. Ordu müfettişi Kazım Karabekir görevden çekildiğini bildirdi. Kısa bir süre sonra 2. Ordu müfettişi de görevden ayrıldı. Birbuçuk aylık bir geziden sonra Ankara’ya dönüşümde beni karşılamaya gelenler arasında Rauf Bey ile Adnan Bey’in olmaması dikkatimi çekti. Bir komplo karşısında olduğumuzu düşündüm. Başarı sağlayabilmek için orduyu ele almayı gerekli görmüşler. Bunun üzerine Başbakan İsmet Paşa ve Milli Savunma Bakanı Kazım Paşa ile görüştük. Bu komploya karşı tutulacak yolu kararlaştırdık. Askerlik görevi ile politikayı birbirinden ayırdık.

Cumhuriyetin ilanından, halifeliğin kaldırılmasından hoşnut olmayanların bize kurdukları komplo bozulduktan sonra bunlar Meclis Başkanlığı’na bir gensoru önergesi verdiler. Hükümeti eleştirdiler. Sonuçta güven oylamasına gidildi ve İsmet Paşa Hükümeti’ne Meclis’in güveni olduğu saptandı. Bu gensoru olayından sonra muhalif milletvekilleri Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adıyla bir parti kurdular. Gizli ellerin düzenlediği parti programını da ortaya koydular.

Gerek geçmişte, gerekse günümüzde dönem dönem de olsa yaşanan bu acı gerçekler Mustafa Kemal’in, laiklik prensibinin kabulünde ısrarlı olmasının ne denli haklı olduğunun somut bir örneğidir.

Mustafa Kemal, bu prensibin kabulünden, bazı sonuçlar bekliyordu. Örneğin:

1-Devletin güçlü olduğu sıralarda, bu güce güvenip İslamiyetin temel fikirlerinden olan “Gaza”, yani tanrı uğruna, tanrı yolunda savaş fikrine kapılmanın kapılarını kapamak ve böylece, ümmetciliğin, yani din toplumu olmanın yollarını kesmek.

2- Hangi sebeple olursa olsun, devletin zayıf düşmesi halinde, devleti ele geçirmek hevesine kapılacak insanların din silahı ile üstünlük sağlamalarına engel olmak ve böylece politikada fırsat eşitliği kurmak.

3- Toplumda ve devlette aklın üstünlüğünü egemen kılmak gibi. (11)

Cumhuriyet” sözcüğünü söylemekten çekinenlerin,Cumhuriyeti doğduğu

gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye Cumhuriyet hem de ilerici Cumhuriyet adını vermeleri ne kadar içtenlikli bir davranış sayılabilir. Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrası programı, en hain kafaların ürünüdür. Bu parti yurtta cana kıyıcıların, gericiliğin sığınağı ve dayanağı oldu. Meclis, olağanüstü önlemler almayı uygun gördü ve Takrir-i Sükun Yasası’nı çıkardı. İstiklal Mahkemelerini çalıştırdı. Ordunun savaşa hazır sekiz, dokuz tümenini görevlendirdi. Terakkiperver Cumhuriyet Fıkrası denilen zararlı siyasal kuruluşu kapattı. Ayaklanmalar yok edildi. Ama cumhuriyet düşmanları, alçakça bir girişimde bulundular. İzmir’de beni öldürmeye kalktılar.

Bu uzun ve ayrıntlı sözlerim tarihe mal olmuş bir devrin öyküsüdür. Bu söylevimle ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan, ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım. Bu sonucu Türk gençliğine emanet ediyorum.

    Kaynakça:

Mehmet Emin Bora

(1)  Hasan Cemil Çambel T.T.K Belleten, cilt 3 sayı 10 1039, s. 272

(2)  Emre Kongar – Türk Dili özel sayısı Sayfa 376

(3)  “Kurtuluş Savaşının Mali Kaynakları” Alptekin Müdürrisoğlu – Kastaş yayınları

(4)  Kuvayı Milliye – Nazım Hikmet – Adam Yayınları

(5-6) Kuvayı Milliye – Nazım Hikmet – Adam Yayınları

(7) Kuvayı Milliye – Nazım Hikmet – Adam Yayınları

(8) Sivas Kongresi Delegeleri ve Heyet-i Temsiliye Üyeleri – Hikmet Denizli – Kültür Bakanlığı Yayınları

(9) Kuvayı Milliye – Nazım Hikmet – Adam Yayınları

(10) Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyetin Doğuşu – Dietrich Gronau – Altın Kitaplar Yayınevi S.219

(11) Atatürk’ün Evrensel Boyutları – İsmet Bozdağ – S.108 – Kültür Bakanlığı Yayınları.

BİR MİLLETİN YENİDEN DOĞUŞU – LORD KINROSS – ALTIN KİTAPLARI – S.562

 

yorum

Yorumlar kapalı.